Dünyanın önde gelen destinasyonlarında gastronomi ve deneyim odaklıkonseptler yaratan Paris Society, uluslararası büyümesini sürdürerek Mandarin Oriental, Bodrum’da Maison Revka ve Gigi Rigolatto konseptlerini birleştirdi. Türk Rivierası’nın öne çıkan resort adreslerinden birinde konumlanan bu iki mekân, Bodrum’un yaşam keyfi anlayışında yeni sayfalar açıyor. Ayrıntıları Paris Society International & RIKAS Hospitality Group Global Marka Direktörü Nazlı Sönmez Vallee anlattı.
Paris Society’nin destinasyon seçimlerinde nasıl bir strateji var? Bodrum’da ve Mandarin Oriental’de sizi çeken özellikler nelerdi?
Paris Society’nin destinasyon seçimlerinde öncelikli olarak baktığı şey, bir lokasyonun yalnızca popüler bir seyahat noktası olması değil; aynı zamanda kendi kültürel ritmini, sosyal enerjisini ve yaşam tarzını organik biçimde oluşturabilen güçlü bir karaktere sahip olması. Biz her yeni açılışta, bulunduğumuz yerin mevcut dinamiğine nasıl anlamlı bir katkı sunabileceğimizi değerlendiriyoruz. Gastronomi, tasarım, müzik, servis kültürü ve sosyal hayatın bir araya geldiği bütüncül bir atmosfer yaratabilmek bizim için çok önemli. Bodrum son yıllarda Akdeniz’in en güçlü uluslararası yaşam noktalarından biri oldu. Özellikle global seyahat alışkanlıklarının değişmesiyle birlikte, insanların daha uzun zaman geçirdiği, sosyal hayatla doğal biçimde iç içe olan, güçlü bir yaşam ritmine sahip destinasyonlar öne çıkmaya başladı. Bodrum da bugün bu dönüşümün çok önemli merkezlerinden biri. Mandarin Oriental Bodrum ise konumu, mimari yaklaşımı, servis anlayışı ve misafir profiliyle Paris Society’nin dünyasıyla çok doğal bir uyum yakalıyor.
Birçok benzer mekân, konsept ve menü varken Maison Revka ile Gigi Rigolatto’nun farklarını ve Türkiye’ye getireceği bakış açısını biraz açar mısınız?
Bugün global ölçekte, özellikle yaz destinasyonlarında benzer yeme-içme ve lifestyle konseptiyle karşılaşıyorsunuz. Ancak bizim yaklaşımımızda asıl fark yaratan şey, her markanın kendi dünyasını güçlü bir kimlikle kurabilmesi. Paris Society’de hiçbir konsepti yalnızca menü ya da sosyal hayat etrafında kurgulamıyoruz; mimariden müziğe, servis dilinden günün ritmine kadar bütüncül bir yapı oluşturuyoruz. Maison Revka tarafında bu yaklaşım çok daha karakter odaklı ilerliyor. Revka’nın dünyasında Fransız zarafeti ile Slav kültüründen gelen teatral, sıcak ve rafine atmosfer bir araya geliyor. Bugün birçok mekânda ‘luxury dining’ yaklaşımını görüyoruz; ancak Maison Revka yalnızca şık bir ortam yaratmakla sınırlı kalmıyor. Misafirin günün farklı saatlerinde içinde kalmak isteyeceği bir dünya kuruyor. Gigi Rigolatto ise farklı bir enerjiye sahip. Daha canlı, güneşli ve Akdeniz yaşam tarzına yakın bir ritim sunuyor. İtalyan sahil evi yaklaşımı, Bellini Bar, butik alanları, ailelere yönelik Gigi Circus ve gün boyu yaşayan yapısıyla Bodrum’un sosyal dinamizmiyle çok doğal bir bağ kuruyor. Türkiye’ye getirdiğimiz bakış açısının önemli kısmı da burada başlıyor aslında.
Maison Revka için Slav kültürü ile Fransız şıklığını bir araya getirdiğini söylüyorsunuz. Bu kontrast bize ne anlatıyor?
Maison Revka’nın karakteri, iki farklı kültürel yaklaşımın yarattığı güçlü dengeden besleniyor. Fransız yaşam tarzının rafine, detaycı ve estetik dili; Slav kültürünün daha cömert, sıcak, teatral ve kutlama hissi taşıyan tarafıyla bir araya geliyor. Ortaya çıkan atmosfer de bu yüzden çok katmanlı bir karakter taşıyor. Bu kontrast Maison Revka’nın tüm kimliğinde hissediliyor. Menü kurgusundan servis anlayışına, mekânın tasarım dilinden masadaki ritme kadar her detayda hem Fransız inceliğini hem de Slav kültürünün daha güçlü, renkli ve davetkâr enerjisini görmek mümkün.

Gigi’nin Paris, Saint-Tropez, Dubai, Roma ve Bodrum hattına baktığınızda, sizce global lüks dünyasının ortak arayışı ne?
Bugün misafirler artık yalnızca iyi servis ya da güzel bir manzara aramıyor. Daha rahat, spontane ama hâlâ rafine hissettiren; gün içinde plajdan öğle yemeğine, akşam kokteylinden uzun sofralara doğal şekilde geçebilen yerler öne çıkıyor. Gigi’nin saydığınız yerlerde güçlü karşılık bulmasının nedeni de bu. Her şehirde aynı enerjiyi kopyalamıyor; İtalyan sahil evi ruhunu bulunduğu yerin temposuyla yeniden kuruyor. Bodrum’da da bu enerji çok doğal çalışıyor.
Bodrum’da artık Türk misafirin yanı sıra; Londra, Dubai, Moskova, Paris ve New York'tan gelen yeni bir profil var. Siz bu dönüşümü nasıl okuyorsunuz?
Bodrum’un uluslararası ölçekte geldiği konumun doğal bir sonucu olarak görüyorum. Artık Bodrum yalnızca sezonluk bir yaz adresi değil; güçlü bir yaşam ve gastronomi odağı hâline geldi. Bu profilin beklentisi oldukça net: yüksek servis standardı, iyi kurgulanmış bir atmosfer, güçlü mutfak, sosyalleşme imkânı ve bulunduğu destinasyonla anlamlı bir bağ kuran markalar. Bodrum’un bugün bu kadar ilgi görmesinin nedeni de yerel dokusunu korurken uluslararası misafirin beklentilerine cevap verebilen bir yapı sunması. Paris Society açısından Bodrum’u değerli kılan nokta da tam olarak bu; global ölçekte düşünen ama bulunduğu yerle ilişki kurabilen konseptler için çok güçlü bir zemin sunuyor.
Grup bünyesindeki markalar farklı bir karaktere sahipken siz onları birleştiren ortak imzayı nasıl tanımlarsınız?
Paris Society’de her marka önce kendi hikâyesi, estetik kodları ve misafirle kurduğu ilişki üzerinden şekilleniyor. Bu yaklaşımın temelinde çok güçlü bir detay kültürü var. Maison Revka’da bunu özellikle hissediyorsunuz; porselenden servis diline, Matruşka kokteylinden paylaşım odaklı masalara kadar her detay, markanın Slav-Fransız dünyasını Bodrum’a özgü atmosferle buluşturuyor. Paris Society markalarını farklılaştıran şey de tam olarak bu sinematik yaklaşım.
Sizce hospitality dünyasında geleceğin en büyük rekabet alanı ne olacak?
Rekabet artık yalnızca gastronomi ya da tasarım üzerinden ilerlemiyor. Bugün misafirler çok daha bilinçli, çok daha fazla yere erişimi olan ve detaylara çok daha fazla dikkat eden bir profile sahip. Bu yüzden gelecekte asıl farkı yaratan şey; insanların gerçekten bağ kurabildiği, güçlü bir atmosferi olan ve kendi dünyasını tutarlı şekilde yaratabilen markalar olacak. Maison Revka ve Gigi’de bizim en çok odaklandığımız alan da bu bütünsel yaklaşım. Gastronomi elbette çok önemli ama tek başına yeterli değil. Servis dili, atmosfer, müzik, mimari, günün akışı, misafirin kendini nasıl hissettiği… Bunların hepsi birlikte çalıştığında marka gerçekten akılda kalıyor. Özellikle bugün insanlar standart lüksten çok, kişiliği olan ve hafızada yer eden yerler arıyor. Bence geleceğin en büyük rekabet alanı da tam olarak burada şekillenecek.