Milli takımımızın Paraguay ile yapacağı Dünya Kupası maçını izlemek için Santa Clara’ya giderken, şehre akın akın gelen Türk taraftarlar gibi ben de oldukça heyecanlıydım.
Maçın başlamasına daha saatler vardı. Buna rağmen sokaklar Türk bayraklarıyla dolmuş, konvoylar şehrin dört bir yanında kendini göstermeye başlamıştı. Sokaklar adeta şölen havasında kırmızı beyaza boyanmıştı.
Herkes umutluydu. Bu turnuvada farklı bir hikâye yazacağımızdan emindi.
Ancak tüm bu heyecana rağmen aklımın bir köşesinde kalecimiz Uğurcan Çakır’ın maçtan sadece birkaç gün önce yaptığı açıklama vardı. Uzun yolculuğun ve saat farkının kendisini fazlaca etkilediğini anlatırken, “Ben daha kendime yeni geldim” ifadelerini kullanmıştı.
Maçtan bir gün önce yapılan basın toplantısında bir gazetecinin, “Takımın spor psikoloğu var mı?” sorusuna teknik direktörün verdiği cevap da dikkatimi çekmişti:
“O kişi benim.”
Oysa oyuncuların üzerinde büyük bir baskı vardı. Oyuncular rakiple olduğu kadar beklentilerle, eleştirilerle ve kendi üzerlerine yükledikleri baskıyla da mücadele ediyordu.
İlk maçta yönetilemeyen baskıyla ikinci maçta baş edilebilecek miydi?
Öte yandan, bizim çocuklar turnuva öncesinde Amerika’nın en sıcak eyaletlerinden birinde, çöl sıcağını aratmayan koşullarda kamp yapmış, ardından da uzun yolculuklara gitmek zorunda kalmıştı.
Maçın başlamasıyla birlikte stadyumdaki herkes Milli Takım oyuncularının yine enerjisiz, isteksiz ve temposuz görüntüsüne tanık oldu. Dakikalar ilerledikçe tribünlerdeki umut yerini endişeye bırakmaya başladı. Ve ne yazık ki korkulan oldu. Bir maç daha gol atamadan yenilgiyle sona erdi.
Maçın ardından taraftarların da spor yorumcularının da dilinde aynı soru vardı: Bizim çocuklar neden bu kadar isteksiz görünüyordu? Neden rakibinden hep bir adım geride kalıyordu? Hepimizin gurur duyduğu yıldızlar neden sahada kendileri gibi oynamıyordu?
Çünkü sorun yetenek ya da karakter eksikliği değildi. Sorun, zihinsel ve fiziksel olarak yeterince hazır olmamaktı.
Bu turnuva için yapılan hazırlıkların yetersiz kaldığı her geçen dakika daha net ortaya çıkıyordu.
Amerika gibi coğrafi olarak büyük, saat farklarının ve uzun seyahatlerin performansı doğrudan etkilediği bir ülkede oynanacak turnuva için daha erken gelinmesi gerektiği düşünülemez miydi?
Oyuncuların üzerindeki baskıyı yönetebilmek adına spor psikolojisinden, performans uzmanlarından destek alınamaz mıydı? Rakip analizine, iklime uyuma ve seyahat planlamasına daha fazla önem verilemez miydi?
Bu yüzden büyük umutlarla geldiğimiz turnuva, sadece altı gün içinde oynanan iki maçın ardından hezimetle sona erdi.
Futbolda da hayatta da başarı, sahneye çıkmadan çok önce kazanılır.
Başarılı olmak istiyoruz. Büyük hedefler koyuyor, güzel hayaller kuruyoruz. Ancak hazırlık kısmını yeterince ciddiye almıyoruz. Sonuçların, yapılan hazırlığın doğal bir yansıması olduğunu unutuyoruz.
Eisenhower’ın çok sevdiğim bir sözü vardır: “Planlar değersizdir ama planlama her şeydir.”
Hayat her zaman planlandığı gibi gitmez. Beklenmedik sorunlar çıkar, şartlar değişir, hesaplar tutmayabilir. Ancak hazırlık yapmak; olası senaryoları önceden düşünmeyi, eldeki kaynakları doğru kullanmayı ve içinde bulunulan şartları daha iyi okumayı sağlar. Bu sayede beklenmedik durumlarla karşılaşıldığında yön kaybetmeden, daha sakin ve özgüvenli kararlar alınabilir.
Hazırlık ve planlama, aynı zamanda takım arkadaşlarına, taraftarlara ve temsil edilen ülkeye duyulan saygının da yansımasıdır.
Başarılı bir toplantının, etkileyici bir konuşmanın, değer yaratan bir projenin, başarılı kurumların ve liderlerin ardında muhakkak kaliteli bir hazırlık vardır.
Oyuncularımızın kalitesinde ya da karakterinde değil, hazırlığımızda eksiklik vardı.
Bu turnuvadan çıkarmamız gereken en önemli ders buydu.