Sabah kahvemi almak için her zaman gititğim kahve dükkânına girdim. Los Angeles’ta yıllardır aynı rutini tekrarlıyorum. Aynı köşe, aynı sipariş, aynı yüzler. Ama bugün bir farklılık vardı. Kasada beni her zamanki gibi ismimle karşılayan genç kız gülümseyerek bu kez bambaşka bir soru sordu:
“Senin ülkenin takımı Dünya Kupası’nda oynuyor mu?”
Bir an duraksadım. Yıllardır Amerika’da yaşıyorum. Sohbetler genellikle Amerikan futbolu, basketbol ya da beyzbol etrafında döner. Futbol ise çoğu zaman arka planda kalır. Son günlerde bu durumun değiştiğini görmek mümkün.
Amerikalı arkadaşlarım sık sık aynı şakayı yapıyor:
“Artık sizden daha iyi futbol oynuyoruz.”
Bunu söylerken gözlerindeki heyecan hemen hissediliyor.
Uzun yıllardır ilk kez futbol, bu ülkenin gündeminde kendine bu kadar geniş bir yer buluyor.
Kahve dükkânında, ofis koridorlarında, spor salonlarında ve sokaklarda alışık olmadığım bir hareketlilik var. Dünyanın dört bir yanından gelen taraftarlar ellerinde bayraklarla, üzerlerinde formalarıyla şehirde dolaşıyor.
Kimi Meksika’yı destekliyor, kimi Arjantin’i, kimi Brezilya’yı...
Bir yere ait olmanın, aynı duyguyu milyonlarca insanla paylaşmanın verdiği mutluluk var. Heyecan, tutku, sabır, korku, öfke, üzüntü, güven, şaşkınlık, merak... İnsan olmanın bütün duyguları adeta sokaklara taşmış gibi.
Kendini takımıyla özdeşleştirenler, kendini sahadaki futbolcuların yerine koyanlar, hayatın yükünü birkaç saatliğine ülkesinin galibiyetiyle hafifletmek isteyenler...
Kaybedilen bir maçın ardından gözyaşlarına boğulan bir çocuğun üzüntüsünü kendi kalbinde hissedenler...
Gazeteci Simon Kuper’in yıllar önce yazdığı gibi, “Futbol asla sadece futbol değildir.”
Milyonlarca insanı aynı heyecanda buluşturan, farklı kültürleri ortak bir duyguda birleştiren büyük bir hikâyedir. Siyasetten iş dünyasına uzanan ilişkiler ağının önemli bir parçasıdır.
Yeni dostlukların kurulduğu, önemli iş ilişkilerinin başladığı, insanların ortak bir amaç etrafında bir araya geldiği buluşma noktasıdır. Binlerce insanın omuz omuza verip aynı hedefe, aynı umuda ve aynı hayale odaklanabilmesidir. Ve futbol hayatın ta kendisidir.
Sahada da hayatta da başarıya giden yol karakterden geçer. Kibirli olmanın bedeli ise er ya da geç ödenir.
Milli takımımızın Avustralya karşısında yaşadığı hayal kırıklığında olduğu gibi, kendinizi olduğunuzdan büyük görmeye başladığınız anda en zayıf görünen rakip bile size önemli bir ders verebilir. Sahadaki oyundan çok görüntünüze odaklanırsanız, sonuçlar sizi er ya da geç gerçekle yüzleştirir. Performansın önüne gösteriyi koyduğunuzda, çalışmanın önüne görünürlüğü yerleştirdiğinizde, skor tabelası mazeret dinlemez.
Kibir hem sahada hem hayatta insanın muhakeme gücünü zayıflatır. Öğrenmeyi, gelişmeyi ve değişmeyi zorlaştırır. İnsan kendini olduğundan büyük görmeye başladığında rakiplerini küçümser, eksiklerini görmez ve hata yapmaya başlar. Hayatın ise böyle anlarda insanı gerçekle yüzleştirmek gibi bir huyu vardır.
Hayat bazen sizi yıllarca yukarı taşır. Ancak o başarıyı kendi üstünlüğünüzün kanıtı sanmaya başladığınız anda denge değişir. Zirveye taşıyan rüzgâr, bu kez ters yönden esmeye başlar. O ana kadar sizi ileri götüren, farkında olmadan en büyük yükünüz haline gelir.
Kibirdir kaybettiren...
Bu yüzden haddini ve kendini bilerek oynamanın zamanıdır. Hayatta da sahada da başarının sırrı tam olarak burada saklıdır.
Baskılar ve engeller ne kadar büyük olursa olsun, oyunu her defasında yeniden kurabilenler yeniden ayağa kalkmayı başarırlar.