Bazen kahve eşliğinde kitap okurken… Bazen banyoda soğuk duşun altında… Bazen de yalnız başına yürürken… Aklınıza parlak bir fikir gelir. O fikri tam olarak düşünmeye fırsat bulamadan kalbiniz hızlanır. İçinizde tarif edilemez bir heyecan uyanır. Karnınızda kelebekler uçuşmaya başlar.
Mutlu olmadığınız işten ayrılmak… İnsanların hayatına dokunacak yeni bir iş kurmak… Yeni bir kitap yazmak… Uzun zamandır hayalini kurduğunuz yolculuğa çıkmak ya da hayatınızda önemli bir değişiklik yapmak…
İdeal olarak gördüğünüz geleceğe atılacak bir adımdır bu heyecanın sebebi. Bir an için her şey mümkün gibi gelir.
“Ben bunu yapabilirim” dersiniz. Özgüvenle o yolu yürüyeceğinize kuşkusuz inanırsınız.
Ancak bu heyecan fazla uzun sürmez. Tam o anda zihin devreye girer ve kendisine biçilen rolü oynamaya başlar. Bu fikrin neden mantıksız olduğunu tek tek anlatır.
Ona göre şimdi doğru zaman değildir. Önce halletmeniz gereken başka işler vardır. Biraz daha hazırlanmanız, biraz daha düşünmeniz gerekir. Yeterli zamanınız yoktur. En sonunda da bu işi yapmak için yeterince yetkin olmadığınıza sizi ikna eder.
Kalp, zihnin ürettiği bütün bu varsayımlara karşı duramaz. Kalbinizin atışı yavaşlamaya başlar. İçinizde uçuşan kelebekler dinginleşir. Hayat kaldığı yerden bütün sıradanlığıyla devam eder ama derinlerde bir sızı kalmıştır geriye.
O sızıyı dindirmek için tanıdık alışkanlıklar girer devreye… Bazen bir dizi açıp saatlerce izleriz. Bazen sosyal medyada amaçsızca geziniriz. Bazen de bir kısa süreliğine rahatlama sağlayacak şeylere yöneliriz.
Dikkatimizi her an başka yöne çeken bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Tam bir fikrin peşinden gidecekken, önemli bir işe başlayacakken ya da kendimizle baş başa kalacakken elimiz telefona uzanıyor.
Bir video diğerine, bir paylaşım bir sonrakine bağlanıyor. Televizyondaki bir bölüm biter bitmez yenisi başlıyor.
Elimiz her telefona uzandığında, ekran karşısında bir bölüm daha izlemeye karar verdiğimizde, aslında sadece birkaç dakikamızı kaybetmiyoruz. Bir başka ihtimalden vazgeçiyoruz:
Yazılabilecek bir sayfadan… Atılabilecek bir adımdan… Yapılabilecek bir konuşmadan…
Ortada gerçek bir tehdit olmasa bile, zihnimiz bizi tehlikeden korumak için makine gibi çalışır. Aslında zihni korkutan alıştığımız düzenin bozulma ihtimalidir.
Her geri çekildiğimizde beynimiz bunu bir başarı gibi kaydeder. Bizi belirsizlikten, başarısızlıktan ve hayal kırıklığından koruduğunu düşünür. Ama bu konforlu alanın bir bedeli vardır.
İşte böyle böyle, hayatı değiştirebilecek parlak fikirler sessizce kaybolur. Değer yaratacak işler kurulamaz. Hayali kurulan yolculuklar, açık bırakılmış internet sayfalarında unutulur. Yöneticiyle yapılması gereken önemli görüşme bir sonraki haftaya bırakılır. Haftalarca araştırılan bir eğitim programı “Şimdi zamanı değil, başka fırsatlar çıkar” denilerek kapatılır.
Esas problem zamanımızın olmaması değildir; zamanımızı neye ayıracağımıza, dikkatimizi hangi yöne çevireceğimize karar verememektir.
Vazgeçilen kararlar yıllar içinde tekrarlandıkça başka bir gerçek ortaya çıkar: Hayat sessizce ertelenir. Üstelik yenilgilerle değil, her biri son derece mantıklı görünen küçük vazgeçişlerle…
Hayatı ertelememenin yolu, neyin gerçekten önemli olduğuna karar vermekle ve dikkatimizi çalan şeylere artık izin vermemekle başlar.
Her insanın zaman ayırması gereken temel sorular vardır: Ben kimim? Ne istiyorum? Kendimden büyük hangi amaca hizmet ediyorum?
Bu sorulara dürüstçe cevap vermek, kalbin gösterdiği yöne cesaretle yürümek gerekir.
İnsanı ileri taşıyan, aklın kalbi susturması değil; kalbin aklı harekete geçirmesidir.