Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Gate 27 Kurucusu ve Lideri Melisa Sabancı Tapan, akademisyen Lady Patricia Mirrlees’ten aldığı bir davet üzerine, kısa süre önce Cambridge Üniversitesi ve Clare Hall’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Akademik ve disiplinler arası temasların öne çıktığı bu programda, hem görüşülen isimler hem de ele alınan başlıklar dikkat çekici. Kimlerle, neler mi konuşulmuş?..
Cambridge bünyesindeki Varoluşsal Risk Araştırma Merkezi (CSER) kurucusu Lord Martin Rees ve ekibiyle bir araya gelen Tapan; nükleer risklerden yapay zekâya, iklim krizinden pandemilere uzanan geniş bir yelpazede uzmanlarla aynı masada buluştu. S. M. Amadae, Maurice Chiodo, Lara Mani, Kennedy Mbeva ve Charlotte Hammer gibi isimlerle yaptığı temaslar, küresel risklerin çok katmanlı doğasını ortaya koyuyor.
Clare Hall’da Prof. Alan Short ev sahipliğinde, Alan Turing Institute ile çalışan Scott Hosking ve Sadiq Jaffer ile yapay zekânın iklim ve veriyle ilişkisini tartışan Tapan; farklı buluşmalarda ekonomist Partha Dasgupta, Rachel Adams ve Erma Hermens ile sohbet etmiş. Prof. Matthew Agarwala ve Rory Wilson ile sürdürülebilir finans ve altyapı başlıklarını ele almışlar.
Melisa Sabancı Tapan, tüm bu temasların ardından çarpıcı bir sorunun izini sürüyor: Bilgi çağında yaşıyoruz ama neden hâlâ kriz üretiyoruz?
Söyleşimizde ise bilginin tek başına yeterli olmadığını; asıl ihtiyacın, bu bilgiyi etik, kolektif ve disiplinler arası bir bilinçle yeniden anlamlandırmak olduğunu vurgulayan Tapan, günümüz dünyasında ‘anlam üretmek’ ile ‘anlamın simülasyonunu çoğaltmak’ arasındaki kritik farkın altını çiziyor.
Cambridge’deki görüşmelerinizden sonra düşüncenizi fazla zorlayan ya da dönüştüren fikir ne oldu?
Beni en çok zorlayan ve üzerine düşündüren fikir çarpıcı bir paradokstu: Dünyada sadece Cambridge yok; bunun gibi yüzyıllara dayanan çokça bilgi vahası, köklü bir tarih ve muazzam bir birikim var. Peki, nasıl oluyor da bizler insanlık olarak bu kadar bilgi ve bilgelikle, şu an yaşadığımız krizleri beslemeye devam ediyoruz?
Bu noktada, Cambridge bünyesindeki CSER kurucusu ve dünyanın en önemli gelecek vizyonerlerinden biri olan Lord Martin Rees ile yaptığımız görüşme benim için dönüştürücüydü.
Kendisi, sistemik risklerin doğasından ve bireysel aksiyonların kolektif düzlemde ulaştığı devasa boyuttan söz etti. Bu perspektif, modern dünyada hiçbir riskin bağımsız olmadığını; yerel bir tercihin küresel sistemler aracılığıyla büyük krizleri tetikleyebileceğini gösteriyor. Asıl meselenin daha fazla bilgi değil, bu bilginin etkisini yönetecek bir kolektif sorumluluk bilinci olduğunu anladım.
Farklı disiplinlerden gelen uzmanların aynı masada buluşması sizce somut çözümler üretmede ne kadar etkili?
Son derece etkili, hatta artık bir zorunluluk. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz meseleler silo mantığıyla, tek bir uzmanlık alanının penceresinden çözülemeyecek kadar karmaşık. Cambridge’de ‘kolektif zekânın’ somut gücünü bir kez daha gördüm. Çeşitlilik, aynı sorunun farklı boyutlarının birlikte ele alınmasını sağlıyor; bu da yalnızca riskleri tanımlamakla kalmayıp, bu risklere yönelik daha bütüncül ve uygulanabilir çözüm yolları geliştirmeyi mümkün kılıyor.
Bu ziyaretin Gate 27’nin gelecekteki programlarına nasıl yansımasını bekliyorsunuz?
Ziyaret kapsamında ArtSpace, Kettle’s Yard ve Stapleford Granary gibi kültür-sanat alanlarında temaslarda bulundum.
Stapleford Granary’de sanatın gündelik hayatın içine yerleşmesi, onun toplumla daha doğal bir bağ kurduğunu gösterdi. Kettle’s Yard’ın ise bir yaşam alanının kültür kurumuna dönüşmesi üzerinden, sanatın yalnızca sergilenen bir çıktı değil, yaşanan bir düşünme biçimi olduğunu daha net hissettim.
Gate 27’yi kurarken de vizyonumuz tam olarak buydu; sanatçıların, araştırmacıların ve farklı disiplinlerden üreticilerin çeşitli olasılıkları araştırmaları için alan açmak. Önümüzdeki dönemde Gate 27’de sanat, bilim ve ekolojinin daha derin bir şekilde kesiştiği programlar göreceğiz. Sanatı, dünyadaki krizleri anlamlandırmak ve onlara yaratıcı yanıtlar bulmak için bir katalizör olarak konumlandırmaya devam edeceğiz.
CSER’daki tartışmalarda sizi en çok şaşırtan ya da yeterince konuşulmadığını düşündüğünüz risk başlığı hangisiydi?
Beni en çok şaşırtan unsur, CSER’daki tartışmalardan ziyade Clare Hall’da şahit olduğum yaklaşımdı. Dr. Scott Hosking ve Dr. Sadiq Jaffer’ın çalışmaları, teknik bir çözümün ötesinde, riskleri göğüsleme biçimimizdeki metodolojik değişimi temsil ediyordu. Genellikle disiplinler arası buluşmalar kavramsal kargaşa riski taşısa da buradaki tablo tam tersi bir olgunluktaydı. Farklı uzmanlıkların birbirini zenginleştirdiği bu yapı, teorik bir niyet beyanından çıkarak en yüksek potansiyeline ulaşan üretken bir ekosisteme dönüşmüştü.
Bu deneyim, aslında küresel ajandamızda yeterince yer bulmayan kritik bir gerçeği gösteriyor. Artık riskleri tek tek tanımlamak yeterli değil. Asıl mesele kesişim kümelerindeki etkileşimi yönetebilmek. Dolayısıyla çözüm, riskleri parçalamakta değil, aradaki bağları ve kolektif etkiyi anlayacak bütüncül bir vizyon geliştirmekte yatıyor.
Yapay zekâ, iklim krizi ve ekonomi gibi başlıkların birbirine bu denli bağlı olduğu bir dünyada, en kritik kırılma noktası sizce nerede?
Kırılma noktası, bu sorunların sınırları aşan ve birbirini besleyen sistemler yarattığını sadece entelektüel olarak kabul etmekle kalmayıp, iş yapış biçimlerimizi buna göre değiştirdiğimiz yerde başlıyor. Karar alma mekanizmalarını ve sorumluluk alanlarını radikal bir şekilde yeniden tasarlamamız gerekiyor.
Cambridge’de konuştuğumuz konulardan biri de Sakıp Sabancı Araştırma Ödülleri’ydi. Çünkü bu yıl gerçekleşecek ödülümüzün teması olan ‘Sınırlar Ötesi Yönetişimi Yeniden Düşünmek’ teması tam da buraya karşılık geliyor. Bugün yönetişim, yalnızca sınırlar içinde tanımlanabilecek bir mesele değil; sınırlar ötesi bir karşılıklılık ve ortak sorumluluk anlayışı gerektiriyor.
Cambridge’deki akademik yaklaşım ile Türkiye’deki düşünme ve üretim biçimleri arasında nasıl farklar gözlemlediniz?
Cambridge’de disiplinler arası düşünme, asırlara yayılan köklü bir geleneğin parçası olarak son derece doğal, sakin ve sistematik işliyor. Parçalardan bütüne çok organik bir geçiş var. Türkiye ise çok daha dinamik, refleksleri güçlü ve çevik bir üretim kültürüne sahip. Amacımız bu iki gücü sentezlemek olmalı.
Sabancı Üniversitesi ile birlikte hayata geçirmeye hazırlandığımız AI.SU projesiyle tam da bunu, bağlantısallığı merkeze alan bir akademik ve toplumsal diyaloğu hedefliyoruz. AI.SU ile yapay zekâyı salt bir ‘kod ve mühendislik’ meselesi olmaktan çıkarıp; hukuk, sanat, felsefe ve sosyolojiyle birlikte okuyoruz. Türkiye’den ve yurt dışından uzmanları ağırladığımız podcast ve videocast serimizde yapay zekanın rüzgarında uçuştuğumuz günümüzde insan kalabilmeyi ana başlığımız olarak ele alıyoruz.
Sanat, bilim ve teknolojinin kesiştiği bu temaslarda sizce hangisi diğerini dönüştürme gücüne daha çok sahip?
Bu alanları birbirinden ayrı düşünmek yerine, birbirini tamamlayan yapılar olarak görmek bana daha anlamlı geliyor. Cambridge’de bir yanda yapay zekânın iklim ve doğa sorunlarında nasıl bir çözüm ortağı olarak konumlandığını; diğer yanda sanatın, kamusal alan ve gündelik hayat üzerinden insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi nasıl yeniden kurduğunu bir kez daha gözlemleme şansım oldu.
Aslında burada farklı yönlere giden alanlar yok; aynı soruya farklı yerlerden yaklaşan düşünme biçimleri var. Bilim dünyayı anlamaya çalışıyor, teknoloji bu anlayışı somut araçlara dönüştürüyor, sanat ise bu dünyayla kurduğumuz anlamı ve değerleri sorguluyor.
Belirleyici olan tek bir alan değil; asıl dönüştürücü güç, bu üçünün kesiştiği o çok özel alanda ortaya çıkıyor. Bilgi orada sadece üretilmekle kalmıyor, vicdanla ve estetikle yoğrularak toplumsal bir değere dönüşüyor. Bilim ve teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, merkeze insanı koymadığımız sürece o dönüşüm eksik kalacaktır.
Sizce günümüzün en büyük kör noktası nedir: Bilmediklerimiz mi, yoksa bildiğimizi sandıklarımız mı?
Bilmediklerimizin sınırı yok ancak bildiğimizi sandıklarımızı, kibirli olmayı daha tehlikeli buluyorum. Çünkü mesele artık daha fazla bilgi üretmek değil; o bilginin bizi nasıl dönüştürdüğünü anlayabilmek.
Cambridge ziyaretimde, asırlar öncesinden Shakespeare’in insanlık hallerini anlatan derinlikli dili ile bugün yapay zekânın taklit ettiği o kusursuz ‘empati performansını’ yan yana düşünmek benim için çok sarsıcıydı. Veri biriktiriyoruz ama empatimiz gelişiyor mu?
Günümüzün en büyük kör noktası bilgi biriktirmeyi, gelişmek ve dönüşmekle karıştırmak.
Tam da bu noktada, mesele bireysel bir gözlem olmaktan çıkıp daha geniş bir düşünsel soruya dönüşüyor: Bugün bilgiyle kurduğumuz ilişki, gerçekten anlam üretmeye mi hizmet ediyor, yoksa yalnızca onun ikna edici bir simülasyonunu mu çoğaltıyor?
İhtiyacımız olan şey, kavramları çoğaltmak değil; onların anlamını yeniden derinleştirmek, bağlamla ilişkisini kurmak ve düşünceyi yeniden sahici bir zemine oturtmaktır.
