Bir insan başka biri için hayatını neden riske atar?
Yıllar önce liderlik ve ekip yönetimi üzerine verdiğim bir seminerde bu soruyu sormuştum. Salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra arka sıralardan üniformalı bir dinleyici söz aldı. Amerikan donanmasının özel kuvvetlerinde görev yaptığını söyledi. Bir operasyon sırasında kendi hayatını riske atarak bir ekip arkadaşını nasıl kurtardığını anlattı. Bu operasyonun ardından madalya ile ödüllendirilmişti. Anlatırken oldukça sakin ve alçakgönüllüydü. Sanki büyük bir kahramanlık hikâyesi değil de sıradan bir görevden bahsediyordu.
Bir başkası için neden hayatını riske attığını sorduğumda şöyle yanıt verdi: “Çünkü biliyorum ki o da benim için aynısını yapardı.”
Bazı cevaplar insanın zihnine kazınır ya benim de öyle oldu.
Sonradan öğrendim ki Amerikan ordusunda bu davranışın bir kod adı var:
“Leave No One Behind” yani “Kimseyi geride bırakma.”
Bu anlayışın kökleri Vietnam Savaşı yıllarına kadar uzanır. O dönemde benimsenen öğretiye göre bir asker çatışmada hayatını kaybetse bile bedeni ne pahasına olursa olsun geri getirilir, esir düşerse de asla geride bırakılmazdı. Kısacası o üniformayı giyen herkese verilen söz aynıydı.
Geçen günlerde Amerika’nın iki pilotu için yürüttüğü kurtarma operasyonunu okuyunca o askerle yaptığım sohbet yeniden aklıma geldi.
İran üzerinde görev yapan bir Amerikan savaş uçağı düşmüştü. Uçakta iki pilot vardı. Amerikan ordusu hemen harekete geçti. Kurtarma ekipleri bölgeye yönlendirildi. Pilotlardan birisi kısa sürede bulundu ve güvenli şekilde bölgeden çıkarıldı. Diğer pilot ise yaralıydı. Dağlık ve tehlikeli bir bölgede saklanarak saatlerce hayatta kalmaya çalıştı. Yerini belli etmemek için sessiz kaldı. Saatler süren bir çabanın ardından o pilot da bulundu ve güvenli şekilde bölgeden çıkarıldı.
Olay kısa sürede dünya basınının gündemine oturdu. Trump da bir basın açıklaması yaparak operasyonu değerlendirdi.
Peki, bu olaya neden bu kadar fazla önem veriliyordu? Altı üstü iki pilotun kurtarma operasyonuydu değil miydi bu...
Öyleydi tabii ki ancak mesele sadece iki pilotun kurtarılması değildi. Amerika ordu mensuplarına ve aslında tüm dünyaya bir mesaj veriyordu: “Kimseyi geride bırakmayız.”
İnsan böyle bir öğretinin varlığını bildiğinde bulunduğu kuruma güven duyar. Verilen sözlerin tutulacağını bilir. Daha cesur olur ve daha fazla sorumluluk alır. Gerektiğinde risk almaktan çekinmez. Çünkü bilir ki yalnız değildir.
İşte kurumları güçlü yapan da tam olarak budur.
Güçlü devletler, güçlü kurumlar, kalıcı ve anlamlı ilişkiler ancak güven esasıyla kurulabilir.
Güven bugün iş dünyasında en çok eksikliğini hissettiğimiz duyguların başında geliyor.
Bu yüzden de insanlar hata yapmaktan korkuyor. Risk almaktan kaçınıyor. Fikir söylemeye cesaret edemiyorlar. Yanlış yaptıklarında destek görmeyeceklerini, yalnız kalacaklarını düşünüyorlar.
Zihinlere kazınmış o atasözünün kaderleri olacağından korkuyorlar.
“Düşenin dostu olmaz.”
Oysa güçlü bir ekip oluşturmanın yolu güvenden geçer. Liderlik insanların düşerken yalnız kalmayacaklarını bildikleri bir ortam yaratabilmektir.
Güven, ilişkilerin omurgasıdır. İnsanları bir arada tutan yapıştırıcıdır.
Güvenin olduğu yerde kararlar daha hızlı ve daha cesur alınır. Yanlış anlaşılmalar azalır.
İnsanlar birbirleri için fedakârlık yapar. Bu da kurumların daha güçlü ve daha verimli hale gelmesini sağlar.
Belki de artık o eski sözü değiştirme zamanı gelmiştir.
“Düşenin dostu olmalı.”