Bazı görüntüler ilk bakışta bize her şeyi anlatmaz. Bir sis perdesinin ardında kaybolan yol, boş bir koltuk, buz tutmuş bir gölün kıyısında tek başına duran bir ağaç… Kadrajda bir şey eksik gibidir ama belki de görüntüyü bize asıl ilginç kılan tam olarak o eksikliktir. Çünkü bazen görmediğimiz şey, gördüğümüz kadar hatta ondan daha fazla şey söyler. Yıllardır canlandırdığı karakterlerin dünyasına kendi bakışıyla hayat veren Ahmet Mümtaz Taylan’ın ilk fotoğraf sergisi ‘Noksan’da görünenle görünmeyen arasındaki boşlukta duruyor.
30 Eylül’de LEE Art Project’te açılacak sergide sanatçının farklı coğrafyalarda çektiği 53 fotoğraftan seçilen 29 çalışma yer alıyor. Sisli ovalardan donmuş göllere, kentsel yapılardan terk edilmiş nesnelere uzanan görüntüler, insanın çoğu zaman kadrajda olmadığı ama bıraktığı izlerin hissedildiği bir dünyayı bir araya getiriyor. Fotoğrafların tamamı farklı dönemlerde ve farklı mekânlarda çekilmiş olsa da aralarında yıllar bulunan kareler dahi bakış ve duygu bakımından aynı dünyanın parçaları gibi. Seçki de bu doğal bağı koruyacak şekilde hazırlanmış.
Eksik olan da tamamdır ya bazen
‘Noksan’ı duyduğumda sergi öncesi Ahmet Mümtaz Taylan’la uzun uzun konuşmayı istedim; ancak hayatın araya giren farklı planları bu sohbeti biraz daha kısa tuttu diyelim; yine de sergiye bakışını ve ‘noksan’ fikrini kendi sözlerinden dinledik.
Taylan sergiye klasik anlamda bir fotoğrafçılık çalışması olarak bakmıyor. Kendi ifadesiyle, “Ben fotoğrafçı değilim; bu sergi bir görme biçimi.” Bu cümle, ‘Noksan’ın da çıkış noktasını anlatıyor. Burada mesele yalnızca fotoğraf çekmek değil; bir görüntünün içinde neyi gördüğümüz, neyi görmediğimiz ve gördüklerimizin bizde ne bıraktığı.
Fotoğrafların ortaya çıkışında da önceden kurulmuş bir plan yok. Taylan bu anları, “Bazen yürürken, bazen sette dinlenirken gözümün gördüğü ve durduğu anların bir yansıması” olarak tanımlıyor. Dolayısıyla sergideki görüntüler, belirli bir hikâyeyi baştan sona anlatmak yerine, hayatın içinden çekilip alınmış kısa duraklar gibi karşımıza çıkıyor.
‘Noksan’ sözcüğünün kendisi de bu bakışın merkezinde. Taylan için kavram, yalnızca bir eksikliği ifade etmiyor. “Noksan; tamamlanmamış, hâlâ yarım olan, bir şeylerden eksik… Eksik olan da tamamdır ya bazen” diyerek eksiklikle bütünlük arasındaki alışıldık karşıtlığı tersine çeviriyor. Belki de bu yüzden fotoğraflarda insanın yokluğu bir boşluk gibi kalmıyor. Tam tersine, yokluğun kendisi görüntünün bir parçasına dönüşüyor. Bir koltuk orada birinin oturduğunu düşündürüyor. Bir ağaca bağlanmış dilek kumaşları, görünmeyen bir insanın dileğini taşıyor. Terk edilmiş bir nesne, geçmişteki bir hayatın sessiz tanığı gibi duruyor. İnsan kadrajdan çekilmiş olsa da bıraktığı izler kalıyor.
Taylan’ın şu sözleri de serginin bu tarafını anlatıyor: “Bir görüntüyü tamamlayan ve ona ruhunu veren şey, çoğu zaman içinde barındırdığı noksanlığın ta kendisidir.” Böyle bakıldığında sisin örttüğü bir manzara yalnızca sisli bir manzara olmaktan çıkıyor; görünmeyen tarafıyla da bir hikâye kuruyor. Sonu görünmeyen yol, yalnızca bir yol değil, nereye gittiğini bizim tamamlayacağımız bir ihtimal haline geliyor.
Bu eksiklik duygusu, sergideki kentsel görüntülerde başka bir biçim alıyor. Birbirine yaklaşan binalar ve sıkışan mimari çizgiler, doğadaki boşlukların karşısına bu kez başka bir dünya çıkarıyor. Bir tarafta geniş manzaraların sessizliği, diğer tarafta insan eliyle kurulmuş yapıların yoğunluğu var.

Görünmeyenin bıraktığı iz
Taylan’ın “Noksanlık, ne yaparsak yapalım dolmayan ve insana her resimde yalnızlığını anımsatan bir boşluktur. Buna rağmen eksikliklerin ve kesintilerin gerçek sevgiyi ve birbirine tutunmayı mümkün kıldığı bir bağa dönüşür” sözleri de serginin yalnızca görsel bir seçki olmadığını düşündürüyor. Eksiklik burada kapatılması gereken bir kusurdan çok, insanın dünyayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin bir parçası.
Bu nedenle fotoğraflarda kesin cevaplar aramak gerekmiyor. Bir ağacın neden orada olduğunu, boş koltuğun kime ait olduğunu, yolun nereye çıktığını ya da kadrajın dışında ne bulunduğunu bilmiyoruz. Görüntüler bazı şeyleri özellikle dışarıda bırakıyor. İzleyici de o boşlukla baş başa kalıyor.
‘Noksan’ın asıl meselesi belki tam burada beliriyor: Görüntüyü tamamlamak değil, onun tamamlanmamış tarafına bakabilmek. Taylan’ın söylediği gibi, “Fotoğraflarımla değil de daha çok dünyayı kendi kadrajımdan nasıl gördüğüm ile alakalı yalnızca.”
Ayrıca atlanmaması gereken bir detay daha: 30 Eylül-30 Ekim 2026 tarihleri arasında Polat Piyalepaşa Çarşı’daki LEE Art Project’te görülebilecek sergideki satışlardan elde edilen gelirin yüzde 50’si, kanser tedavisi gören çocukların ihtiyaçlarına destek olmak amacıyla bağışlanacak. Bu yönüyle ‘Noksan’, kadrajın dışında kalanlara da dokunan bir sergi aslında…
Çok sakin ama güçlü bir bakış var
LEE Art Project’in kurucusu ve ‘Noksan’ın sanat danışmanı Ece Eylem Yıldırım, sergiye ve galeriye dair sorularımızı yanıtladı.
Noksan’ı bir sanat danışmanı olarak ele aldığınızda, Ahmet Mümtaz Taylan’ın fotoğraflarında sizi sergiye çeken ne oldu? Nasıl bir bakış gördünüz?
Ahmet Mümtaz Taylan’ın fotoğraflarında beni en çok çeken şey, fotoğrafların bir şeyi anlatmak için kendini zorlamaması oldu. Çok sakin ama güçlü bir bakış var. Özellikle insanı doğrudan göstermeden, bıraktığı izler üzerinden bir dünya kurması benim için çok kıymetliydi. ‘Noksan’ ismi de benim için tam olarak bunu karşılıyor. Fotoğraflarda tamamlanmamış, geride kalmış ya da eksilmiş bir şey hissediyorsunuz ama o eksikliği seyirci tamamlıyor. Bence serginin en güçlü taraflarından biri de bu.
Taylan’ı uzun yıllardır oyuncu kimliğiyle tanıyoruz. Fotoğraf üretimini sergiye taşırken, bu farklı üretim alanının serginin diline nasıl katkı sunduğunu düşündünüz?
Ahmet Mümtaz Taylan’ın oyunculuk kimliğinin fotoğraflara doğrudan bir anlatı olarak yansıdığını düşünmüyorum. Daha çok yıllardır geliştirdiği gözlem yetisinin fotoğrafa taşındığını düşünüyorum. Bir oyuncunun dünyaya bakma biçiminde ister istemez insan, davranış, mekân ve hikâye üzerine güçlü bir dikkat oluşuyor. ‘Noksan’da da bunu görüyoruz. Ancak oyunculuk geçmişi serginin önüne geçen bir unsur değil; onun bakışını besleyen, ama fotoğrafların kendi başına değerlendirilmesine de engel olmayan bir arka plan.

LEE Art Project olarak genç sanatçılara alan açmak da hedefleriniz arasında. Sizce bugün genç sanatçıların en çok hangi tür desteğe ihtiyaçları var?
Bence genç sanatçıların yalnızca eserlerini sergilemeye değil, üretimlerinin sürdürülebilir olmasına ihtiyaçları var. Bir sanatçının işini galeriye koymak aslında sürecin çok küçük bir bölümü. Üretim maliyetleri, malzeme, görünürlük, koleksiyonerlerle iletişim, doğru insanlarla buluşmak, uluslararası bağlantılar kurmak… Ben LEE Art Project’in sanatçıya sadece “Sergini yapalım” diyen bir galeri olmasını istemiyorum.
Peki bunu pratikte nasıl kurmayı düşünüyorsunuz?
Bunun tek bir yöntemi olduğunu düşünmüyorum. Her sanatçının ihtiyacı farklı. Bazı sanatçının üretim desteğine, bazısının uluslararası bağlantılara, bazısının doğru koleksiyonerlerle buluşmaya, bazısının ise yalnızca üretimini sürdürebileceği zamana ve alana ihtiyacı olabilir. Bizim yapmak istediğimiz, sanatçıyla sergiden çok daha önce iletişim kurmak. Birlikte düşünmek, üretim sürecini görmek, sanatçının ne anlatmak istediğini anlamak ve bunu doğru bir sergi diline dönüştürmek. Galerinin fiziksel alanı önemli ama benim için asıl değer, o alanın içinde oluşan ilişkiler.
