Hiç içinizde, derinlerde bir yerde, yeterince iyi olmadığınızı fısıldayan o ağır duyguyu hissettiniz mi?
Yaptıklarınızın yeterli gelmediğini düşündüğünüz… Yeterince zeki olmadığınıza inandığınız…
Başarıya ulaşamayacağınıza kendinizi ikna ettiğiniz… Sevilmeye gerçekten layık olup olmadığınızı sorguladığınız o anlardan bahsediyorum.
Psikologlar bu durumu “imposter sendromu” ya da “yetersizlik hissi” olarak tanımlıyor.
Bu duygu bazen kariyer hayatımızda, bazen de günlük yaşamımızda görünmez bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Kimi zaman sevdiklerimizle ilişkileri zorlaştırıyor, kimi zaman ise finansal kararlarımızı şekillendiriyor.
Geçenlerde bir dostumla konuşurken onun da “yetersizlik duygusu” ile mücadele ettiğine tanık oldum. Kurumsal bir şirkette çalışıyordu. Güvenli bir işi, düzenli bir maaşı, dışarıdan bakıldığında “mutlu” bir hayatı vardı. Zihninde yavaş yavaş büyüyen bir fikirden söz etti: Kendi işini kurmak istiyordu.
Uzun zamandır aklında olan, geceleri uykusundan uyandıran bir hayaldi bu. Sonra sesi biraz kısıldı. “Ancak eşim başarılı olacağıma inanmıyor” dedi. O an odada kısa bir sessizlik oldu.
“Sen gerçekten başarılı olacağına inanıyor musun?”
Bir süre düşündü. Yüzünde acı bir gülümseme belirdi. Gözlerini kaçırarak, neredeyse fısıldar gibi “Hayır” yanıtını verdi.
O anda anladım ki asıl mesele başkalarının ona inanıp inanmaması değildi. Farkındalık yaratması için şunu sordum: “Sen kendine inanmıyorsan, eşin neden sana inansın?”
“Yeterince iyi değilim” duygusu, insanın değerini varlığıyla, karakteriyle değil, performansıyla ölçmeye başlamasından kaynaklanır. Bu his aslında özgüven eksikliğinden dolayı oluşmaz. Daha derinlerde, genellikle çocukluğumuzdan bize miras kalan bir inançtır.
Eleştirel ebeveynler ya da öğretmenler… Kardeşlerle veya akranlarla yapılan kıyaslamalar…
Yaşanılan deneyimlerden arda kalan travmalar ya da tekrar eden başarısızlıklar…
Bütün bunlar insanda koşullu bir değer duygusu yaratır: “Beklentileri karşılayamazsam, yeterli değilim” Ve insan, farkında bile olmadan, hayatını bu görünmez cümlenin sınırları içinde yaşamaya başlar. İyi bir kariyer, güçlü bir unvan, düzenli bir gelir, hatta başkalarının imrendiği bir yaşam dahi bu hissi ortadan kaldıramaz.
İçinizde hâlâ bir yerde kendinizi “sahtekâr” gibi hissediyorsanız, başardıklarınızın bir tesadüften ibaret olduğuna inanıyorsanız, “yeterli değilim” düşüncesi hâlâ hayatın direksiyonunda demektir.
Bu sendrom ile yaşamanın maalesef bir bedeli vardır:
Enerjinizi düşürür.
Neşenizi azaltır.
Potansiyelinizi sınırlar.
Çünkü insan, kendine layık gördüğü kadarını yaşayabilir.
Daha mutlu olmak, güçlü ve karizmatik bir lider duruşu sergilemek, daha fazla değer üretmek ve daha iyi bir yaşam kurmak için önce kendinize inanın.
Her sabah uyandığınızda, önemli bir toplantı öncesinde ya da yeni bir başlangıcın eşiğindeyken kendinize şu sözleri hatırlatın: “Ben her koşulda elimden gelenin en iyisini yaparım.”
Konfor alanından ayrılarak büyük hedeflerin peşinden gidenler ve bunu yaparken “Ben en iyisini yaparım” diyenler başarıya ulaşır.
İnsan, etrafında büyük düşünen, vizyon sahibi ve hem kendine hem de karşısındakine inanan insanların varlığından güç alır. Çünkü birlikte vakit geçirilen kişiler, düşünce yapısının şekillenmesinde sanılandan çok daha büyük bir rol oynar.
Sürekli şüphe üreten, cesareti azaltan ve büyük düşünmeyi engelleyen kişilerle geçirilen vakit ise zamanla insanın kendi potansiyeline olan inancını zayıflatır. Bu nedenle bazen yapılması gereken büyük kopuşlar değil; en azından sağlıklı bir mesafe koyabilmektir.
Kendine inanmak, her zaman kazanacağını düşünmek değil; her koşulda elinden gelenin en iyisini yapacağına güvenmektir.
Dönüşüm, dış dünyayı değil; kendimizle ilgili anlattığımız hikâyeyi değiştirdiğimizde başlar.
Ve o hikâyenin ilk cümlesi her zaman aynıdır:
“Ben yapabilirim.”