İstanbul’u yalnızca görülecek yerlerin toplamı olarak anlatmak, bu şehrin hikâyesini eksik bırakmak demek. Yaklaşık 40 yıllık rehberlik deneyimini yeni kitabı ‘İstanbul, The Layered City & Its Hidden Gems’de bir araya getiren Şerif Yenen, İstanbul’u anıtlarından mahallelerine, müzelerinden sokak lezzetlerine, su yollarından saklı kalmış kültürel hazinelerine uzanan katmanlarıyla ele alıyor. Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet’in izlerini, İstanbul’un Anadolu’nun daha geniş tarihsel ve kültürel coğrafyasındaki yeriyle birlikte okuyan yaklaşık 500 sayfalık kitap; klasik bir “nerede ne var?” rehberinin ötesine geçiyor. Yenen’in amacı, yalnızca görülecek yerleri sıralamak değil, şehri anlamak; başka bir deyişle insanları turist olmaktan çıkarıp gezgine dönüştürecek bir İstanbul deneyimi sunmak.
Şehre farklı bir gözle baktıran bu özel kitabı konuşmak için Şerif Yenen’le buluştuk ve onun gözünden İstanbul’u konuştuk.
İstanbul’u yaklaşık 40 yıldır rehber olarak anlatıyorsunuz. 40 yılın ardından bu kitabı yazma ihtiyacını doğuran neydi?
Aslında bu benim ilk İstanbul kitabım değil. 20-25 yıl önce de İstanbul’a dair bir kitap yazmıştım. O zamanki bakış açımla daha cep kitabı gibi düşünmüştüm. Nerede, ne yenir? Hangi müzelere gidilir? Ne yapılır?.. Daha küçük boyutluydu ve çok da beğenilmişti. Fakat aradan yıllar geçiyor. Biz de evriliyoruz tabii. Resme biraz daha büyük, daha geniş perspektiften bakan bir kitap olsun istedim. İstanbul’u görülecek yerlerin toplamı olarak anlatmanın bu şehre yetmediğini düşünüyorum. Bu kitapta konuya insanlık tarihinden girdim, Göbekli Tepe’den, Hititlerden devam ettim.
Peki, bu geniş bakış açısı içeriğe nasıl yansıdı?
Kırk yıla yaklaşan rehberlik deneyimimde, ziyaretçilerin çoğu zaman kısa sürede şehri anlamaya çalıştığını gördüm. Bu nedenle kitapta hem zamanı sınırlı olanlar için temel durakları öne çıkardım, hem de daha derine inmek isteyenler için mahalleleri, müzeleri, yakın çevre gezilerini ve saklı kalmış kültürel noktaları ayrı ayrı ele aldım. Rehberlikte de hep böyle yapmaya çalışıyorum.
Kitapta İstanbul’un tarihine değindim öncelikle çünkü şehrin bugününü anlamak için önce tarihi bilmek gerekiyor. Sonrasında gezilecek, ilgi çeken mutlaka görülmesi gereken yerleri ayrı bir başlık olarak verdim. Kitabın kapağında da geçen ‘Its Hidden Gems’ kısmında da bir mağazanın altındaki sarnıç, bir restoranın altındaki Rum manastır ayazması, bir otelin lobisindeki kalıntılar gibi şehrin gizli kalmış, çoğu zaman önünden geçip içine girmediğimiz ya da fark etmediğimiz yerlerini anlatan bölüm var. Müzeleri ve sanatı da ayrı bir başlık altında ele aldım. İstanbul’da müze bitmez tabii. Ben kendi kanaatimce öne çıkan müzeleri koydum. Sonra biraz da deneyim koyayım dedim. İstanbul’a gelip de deneyimlemeden gitmeyin diyeceğim şeyleri sıraladım. İstanbul’a gelip yakın çevrede kısa süreliğine gidilebilecek yerleri de soruyor turistler. Günü birlik ya da bir, iki günlük gidilecek yerleri ayrı bir başlıkta topladım. Tabi bir de yeme-içme bölümü var. Son olarak da alışveriş bölümü ekledim.
500 sayfa yakın bir kitaptan söz ediyoruz ki içeriğe de değindik; dolu dolu bir kitap. Böyle bir kitabı kurgulamak da kolay olmasa gerek.
Aslında çok zor olmadı. İstanbul’u anlatırken bazı şeyler olmazsa olmaz. Onlar zaten kitapta olmalıydı, bazıları ise benim kişisel gözlemlerim, tercihlerim, kendi şahsi beğenilerim aslında. Zaten bu kitap böyle pat diye yazılmadı. Yılların birikmiş malzemelerinin de bir araya toplanmış hali.
O zaman gezilecek görecek yerler için mesela Şerif Yenen’in en beğendiği yerler diyebilir miyiz peki?
Hem beğendiğim hem de önemli bulduğum, atlanmaması gerektiğini düşündüğüm yerler diyebilirim.
Kitabın başlığındaki ‘The Layered City / Katmanlı Şehir’ ifadesi aslında İstanbul’a bakışınızın da özeti gibi.
Katıldığım bir yabancı televizyon kanalında biri bana “İstanbul’u bana özetle” dedi. Yanıtım direk “Katmanlardan ulaşan bir şehir” oldu. İstanbul tek bir şehir falan değil. Metro kazılarında gördük hepimiz; bir bakıyorsunuz ki en derininde Neolitik döneme ait izler var.
Sizin de gözünüze çarpmıştır. Eminönü’nde ‘dört dönem katmanlı yapı’ olarak bilinen bir bina var. En alttan yukarıya doğru sırasıyla Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin izlerini taşıyor bina. Yani şehrin özeti de o aslında: Katmanlardan oluşan şehir… Bence İstanbul’u en güzel yapan, İstanbul’u diğer şehirlerden farklı yapan özelliklerin başında da bu gelir.
Turist yerine gezgin, tur yerine deneyim demeyi tercih ediyorsunuz. Yeni kitabınız da aslında klasik bir gezi rehberinden çok, okuru şehrin içine sokmaya çalışıyor. Bir insanı turist olmaktan çıkarıp gezgin yapan şey sizce nedir?
Çok güzel yakalamışsınız. En önemli fark şu: Turistin bir ‘checklist’i oluyor. “Topkapı’yı gördüm, Ayasofya”yı gördüm. İki de Instagram fotoğrafı aldım; tamamdır.” diyenler turist oluyor. “Gittim, gördüm, chek attım” yani. Ama gezgin büyük resme bakıyor. Büyük resmin içinde onu doğru yere yerleştiriyor. Olağandan çıkıyor, arka sokağa geçiyor. Halk nerede yaşıyor ona bakıyor. Mahalle kültürünü inceliyor. Biz turlarımızda aniden otobüsü durdururuz; tarlada pamuk toplayan işçilerin yanına gideriz, söyleşi yaparız, fotoğraf çekeriz. Yani bunlar insanları turist olmaktan çıkıp birer gezgin olmasını sağlayan detaylar.
İstanbul’u anlatmanın ya da anlamanın bir anahtarı var mı?
Türk ya da yabancı fark etmez, birisi gerçekten “Ben bu İstanbul’u hakkını vererek gezmek istiyorum” dediğinde benim naçizane çıkardığım formül bu kitap. Yani herkes farklı bir rota çizebilir, formül yazabilir. Ben bu formülü yazdım.
O zaman, İstanbul’u tanıma rehberi diyebilir miyiz kitabınıza?
Tanıma demeyelim, biraz daha ileriye götürelim, anlama diyelim. İstanbul’un insanlık, kültür tarihindeki öneminden yola çıkarak, katmanlarıyla birlikte ele alıp anlamaya çalışarak hazırlanan bir İstanbul deneyimlemesi bu kitap.
Aslında değindik biraz ama yine de sormak isterim. Bakan gözle, gören göz ayrımı vardır ya… Bir şehrin ruhunu anlamak için hangi detaylara bakmamız gerekiyor?
Ben bir yere gittiğimde oranın en meşhur yerini gezeyim gibi bir derdim olmuyor. Biraz daha arka sokaklara gitmek istiyorum. En lüks lokantada değil de üç sokak arkadaki salaş bir yerde yemek yemeği seviyorum mesela. Orada sokak lezzeti ne var, o bölgenin olmazsa olmaz lezzeti ne, ona bakıyorum. Ama daha da önemlisi o şehrin tarihinin büyük resimdeki yerine bakmaya çalışıyorum.
Peki, 38 yıl rehberlik yapan biri olarak hâlâ İstanbul’da sizi şaşırtabilen bir şey var mı? İstanbul bitmek, tükenmek bilmiyor. Hala yeni yerler keşfediyorum. Hala bu katmanlardan oluşan şehrin alt katmanlarının izleri üst katmanlarının altında saklı duruyor. Biz bunları biraz kurcalayınca görebiliyoruz, ulaşabiliyoruz. Bu beni şaşırtmaya devam ediyor.
Bir gün İstanbul’u hiç anlatmadan, sadece gezmek için yola çıksanız, kendinizi nerede bulursunuz?
Ben böyle durumlarda daha az bildiğim bölgelere gidip keşifler yapmak istiyorum. Şu an mesela hala görmediğim Aydos Tepesi var. Bizans döneminden kalan bir kale yani. Keşfedilmeyi bekliyor benim açımdan.
İstanbul’la ilgili yıllar içinde değişen çok şey gördünüz. Peki İstanbul’da hiç değişmeyen ne kaldı?
Tabii ki tüm heybetiyle şehre hakimiyetini kurmuş olan yapıtlar var. 1500 yıldan beri İstanbul'un her şeyine tanıklık eden Ayasofya var mesela. Kız Kulesi, Galata Kulesi, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii var ya da. Dünyanın kültürel birikimi en zengin şehirlerinden birindeyiz. Maalesef, üzülerek söylüyorum ve kimseyi de kırmak istemem ama kendi kültürümüze hak ettiği kadar merak duymuyoruz. Dünyanın kültür birikimi en yüksek ülkelerinden birinde yaşamakla birlikte o kültür birikimine en az ilgi duyan insanlarından da biriyiz.