Emmy adaylığı kazanan ‘Lost Women’ serisi, Oscar ödüllü Octavia Spencer’ın yapımcı ve anlatıcı olarak yer aldığı, kadınlara yönelik şiddeti ve sistemsel ihmalleri mercek altına alan bir true crime projesi olarak başladı. 2023’te yayımlanan ‘Lost Women of Highway 20’nin ardından gelen bu yeni üç bölümlük yapım, 2018 ve 2019’da öldürülen Alaska yerli kadınları Veronica Abouchuk ve Kathleen Jo Henry’nin cinayetlerini ve yetkilileri seri katil Brian Steven Smith’e götüren soruşturmayı odağına alıyor. Smith, 2024 yılında iki kadının cinayetinden suçlu bulunarak 226 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. HBOMax’te yayında olan ‘Lost Women of Alaska’ya dair sorularımızı Octavia Spencer yanıtladı.
Kişisel olarak bu hikayeye sizi çeken neydi?
Alaska’daki kayıp kadınların hikayesini anlatmaya beni çeken şey, ülke genelinde pek çok yerli kadının saldırıya uğraması ve hikayelerinin anlatılmadan kalmasıydı. Bunun yapılması gereken doğru şey olduğunu düşündük.
Bu seri boyunca öğrendiğiniz en ilginç ama aynı zamanda en sarsıcı şey neydi?
Tüm bunların yaşanmış olması zaten başlı başına sarsıcı. Bu hikayeleri anlatırken en anlamlı bulduğum şey, failin yakalanması için bir araya gelen kadınların gücüydü. Bu kadınlar bir kenara itilmişti ve vakalar başlangıçta bir seri katil dosyası olarak bile soruşturulmuyordu. 1.200’ü hala çözülmemiş olan, yerli kadınlara ait 1.300 açık dosyanın olduğunu düşünmek gerçekten akıl almaz. Bu yüzden konuşan ve kolluk kuvvetleriyle işbirliği yaparak bazı dosyaların kapanmasına yardımcı olan kadınlara büyük saygı duyuyorum.
Programınız, soruşturma sürecine ve toplum üzerindeki etkisine samimi ve sansürsüz bir erişim vaat ediyor. Hassas bir anlatım dili ile bu vakaların acı gerçeklerini nasıl dengelediniz?
Acı gerçekleri anlatırken mağdurları ve ailelerini merkeze koyduk. Hayatta kalan kadınlar öne çıkmasaydı bu vakalar çözülmeyebilirdi. Alicia Youngblood ve Valerie’nin kendilerini riske atması çok şey anlatıyor; özellikle Valerie’nin kurbanlardan birini tanıdığını öğrenmek yürek parçalayıcıydı. Buna rağmen konuşup, soruşturmada işbirliği yaptılar. Bu yüzden hikayenin merkezinde fail değil, mağdurlar vardı.
Bu program yalnızca bir “katil kim” hikayesi değil; kayıp ve öldürülen yerli kadınlar krizindeki sistemsel sorunları ortaya koyuyor. Bunun sadece sürükleyici bir yapım değil, aynı zamanda bir hesap verebilirlik çağrısı olması için nasıl bir sorumluluk hissettiniz? Siyahi bir kadın olarak, benim topluluğum da benzer suçlarda yeterli görünürlüğü elde edemiyor; renkli kadınlara yönelik vakalar çoğu zaman gereken ilgiyi görmüyor. Bu yüzden marjinalleştirilmiş ve sesi duyulmayan insanlara ışık tutmak benim için bir tutku. Bu kadınların hikayeleri daha önce anlatılmamıştı ve anlatılmaları gerekiyordu. Alaska’daki yerli topluluğunda 1.300 kayıp vakasının olup çok azının çözülmüş olması sistemsel ırkçılığa işaret ediyor. Bunu kabul etmiyorum. Tüm hikayelerin anlatılması gerektiğine inanıyorum ve bu anlatının bir parçası olmak istedim.
Gerçek suç anlatıları genellikle faili merkeze koyar. Odağı kadınlar ve toplulukta tutmak için hangi tercihleri yaptınız?
Hikaye anlatıcıları ve adalet arayanlar olarak mağdurları her zaman hatırlamak ve isimlerini öne çıkarmak zorundayız. Onların hayatları, aileleri ve sevenleri var; hikayeleri önemli. Soruşturma sürecinde bile merkezde onların kalmasını sağlamak bizim görevimiz. Faili anlatmak zorundayız ama mağdurlara eşit, hatta daha fazla yer vermeliyiz. Biz anlatımı bu anlayışla kurduk ve ailelere, artık sesi duyulamayanlara bu şekilde saygı gösterdik.
Yürütücü yapımcı olarak bu sezonun ‘Lost Women’ serisinin marjinalleştirilmiş mağdurlar konusunda farkındalık yaratma rolünü nasıl görüyorsunuz?
Yürütücü yapımcı, bir kadın ve renkli bir kadın olarak bu hikâyeleri anlatmaya devam etmek istiyorum. Gerçek suç içeriklerinden oluşan büyük bir sektör var ve en çok zarar görenler genellikle en savunmasız olanlar: Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar. Sahip olduğum platformla bu toplulukları en iyi şekilde temsil etmek istiyorum.
