‘The Boys’ final sezonu başladı; bu kez hikâyenin merkezinde gücün tamamen kontrolden çıktığı bir dünya var. Homelander artık yalnızca bir süper kahraman değil; etkisi siyasi alanın en üst noktasına kadar uzanan bir figüre dönüşmüş durumda. 2019’da başladığında türü ters yüz eden dizinin adım adım inşa ettiği bu evren, bugün günümüzle ürkütücü bir paralellik kuruyor ve hiciv ile gerçek arasındaki mesafeyi neredeyse ortadan kaldırıyor.
Dizi, gücü yalnızca bir avantaj değil, insanın sınırlarını bozan bir kuvvet olarak ele alıyor. Kahramanlık fikrini yerle bir ederken, süper güçlere sahip bireylerin ne kadar insani zaaflarla hareket ettiğini açıkça gösteriyor.
Vought International bu gücü kontrol etmeye çalışsa da dengeler giderek çözülüyor. Billy Butcher’ın süper gücüyle geri dönüşü ve saklanan sürprizler, hikâyeyi kaçınılmaz bir hesaplaşmaya doğru sürüklüyor. İlk bölümdeki beklenmeyen gelişme de her an her şeyin olabileceğini gösteriyor. Diziye dair diğer tüm detayları yıldızlarından dinledik…
‘The Boys’ her zaman güç ve yozlaşma üzerine bir dizi oldu. Bugün dünyaya baktığınızda, sizce dizi artık daha az bir hiciv ve daha çok gerçeğin bir yansıması mı hâline geldi?
Karl Urban (Billy Butcher): Bu harika bir soru. Bence Eric Kripke’nin en büyük güçlerinden biri, onun gerçekten önemsediği şeyler hakkında yazması. İlk sezonda cinsel istismar vardı ve bu ‘Me Too’ hareketiyle örtüştü. İkinci sezonda ırkçılık ve ‘Black Lives Matter’ temalarına değinildi. Dizi aslında bir çizgi roman serisine dayanıyor ve o hikâyeleri bilenler, işin sonunda Homelander’ın Beyaz Saray’a uzandığını da bilir. Bir anlamda bu paralellikler biraz ‘şans’ gibi görünse de aslında Kripke’nin güçlü ve akıllı yazarlığının sonucu.
Butcher her zaman ‘amaç için her yol mübah’ anlayışıyla hareket etti ve kontrolün onda olduğuna inandı. Beşinci sezonda hâlâ buna inanıyor mu, yoksa artık kontrolü kaybetti mi?
Karl Urban: Sezonun başındaki Butcher, içindeki o organizmayı kontrol etmeyi öğrenmiş durumda. Bu, karakterin en ölümcül, en zeki ve en kararlı hâli. İlginç olan şu: Çevresindeki olayları kontrol edemediğinde bile çok hızlı adapte olabiliyor. Plan değiştiriyor, yön değiştiriyor. Liderliği ve ekibi bir arada tutma becerisi hâlâ en güçlü tarafı.
‘Mother’s Milk’ her zaman grubun vicdanıydı. Dünya etrafında dağılırken onun ayakta kalması ne kadar zor?
Laz Alonso (Mother’s Milk): Bu sezon ilk kez farklı bir ‘Mother’s Milk’ göreceğiz. Her zaman aklın sesi olmuştu, ‘nefret ettiğin şeye dönüşme’ diyen oydu. Ama bu sezon, ilk kez Butcher’ın düşünce biçimine yaklaşıyor. Adalet için daha sert olmak gerektiğine inanıyor. Artık gri alan yok. Bu benim için oyunculuk açısından da ilginçti çünkü yıllarca bir karakteri belli bir şekilde oynadıktan sonra, şimdi tamamen tersine gitmek zorundasın.
Dizi başta yozlaşmış süper kahramanları anlatıyordu ama artık daha çok insan doğasına dair bir hikâye gibi. Sizce dizi aslında hepimize şu soruyu mu soruyor: Biz gerçekten iyi insanlar mıyız, yoksa henüz kötü bir şey yapma fırsatı bulmamış insanlar mı?
Karl Urban: Dizi aslında ‘insan olmak ne demek?’ sorusuna odaklanıyor. Ve bir kahramanı ne tanımlar? Bizim dizimizde kahramanlık büyük, gösterişli hareketler değil. Bir uçağı kurtarmak gibi şeyler değil. Asıl mesele, aşırı zorluklar karşısında insanlığını ve umudunu koruyabilmek. Bu sezon ise herkes için en çaresiz an. Homelander kendini ölümsüz bir tanrıya dönüştürüyor ve onu durdurabilecek tek güç The Boys.
‘Butcher’ artık güçlere sahip ve aynı zamanda ölüyor. Sizce eğer ölmek üzere olmasaydı bile bu güçleri kullanmaya devam eder miydi, nefret ettiği şeye dönüşmek pahasına?
Karl Urban: Bu sezon Butcher’ı oynamak benim için çok keyifliydi çünkü karakterin yeni bir tarafını keşfettim. Evet, artık nefret ettiği şeye dönüşmüş durumda. Bunun getirdiği bir kendinden nefret etme hâli de var. Zaten uzun zamandır kendi hayatına çok değer veren biri değildi. En çok önemsediği şeyi kaybetti. Bu da onu çok tehlikeli yapıyor çünkü kaybedecek hiçbir şeyi olmayan biriyle karşı karşıyayız.
Homelander, hesap verilebilirliğin olmadığı mutlak gücün bir sonucu. Sizce dizi dünyaya bunun farkında olunması gerektiğini mi söylüyor?
Antony Starr (Homelander): Bunun zamansız bir tema olduğunu düşünüyorum. Homelander kendini hep Caesar’la kıyaslıyor, ona özeniyor. Yani aslında yeni bir şey söylemiyoruz. Ama karakterin hep iki ihtiyacı vardı: bağlantı kurmak ve güç sahibi olmak. Bu sezonda artık o güce sahip olduğu bir noktadayız. İnsanlar tuhaf bir tür… Birine her şeyi verirseniz, genelde ortalığı batırır.
Homelander’ın ‘Soldier Boy’u geri getirdiğini biliyoruz. Güç dengesi tamamen tersine dönmüşken, Soldier Boy oğlunun kendisinden daha güçlü olduğu bir dünyayı kabul edebilir mi?
Jensen Ackles (Soldier Boy): Sanmıyorum. Ama üçüncü sezonda buna biraz değinmiştik. Soldier Boy, Homelander’ın oğlu olduğunu öğrendiğinde ‘Biri bana söyleseydi, kenara çekilir, zirveyi sana bırakırdım’ diyordu. ‘Hangi baba oğluna bunu istemez ki?’ diye bir repliği vardı. Bu duygu hâlâ içinde var. Ama şimdi oğlunun gerçekten o güç pozisyonunda olmasının ne demek olduğunu daha ağır bir şekilde deneyimliyor. Bu da onun içinde bir çatışma yaratacak. Bunu nasıl işleyeceğini ve ne yapacağını göreceğiz.
Türkiye’deki hayranlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Antony Starr: Türkiye, sizi seviyoruz!
Jensen Ackles: Türkiye’de bu kadar büyük bir kitlemiz olduğunu bilmiyordum, inanılmaz.
Artık aynı gerçeklikte yaşamıyoruz
Eric Kripke
Dizide en rahatsız edici şeylerden biri, ‘iyi’ karakterlerin bile kolayca ahlaki sınırları göz ardı edebilmesi. Bu, baskı altında herkesin değerlerinden ödün verebileceğini mi söylüyor?
Oldukça dürüst bir gözlem bence. Şiddet uyguladığınızda, o şiddet size de bulaşır. Bir iz bırakır. Canavarlarla savaşırken ahlaki değerleri korumak çok zorlaşıyor. Ve çoğu insan, savaşmaya çalıştığı canavara dönüşüyor. Biz sadece bunun ne kadar ince bir çizgi olduğunu gösteriyoruz. Savaşta onurunu koruyabilen insanlar gerçekten çok nadir.
Dizinin dünyası özellikle bu sezon propaganda ve medya manipülasyonuyla dolu. Bu, günümüz dünyasında gücün nasıl işlediğine dair bir yorum mu?
Evet. Artık gerçeğin ne olduğunu tanımlamak giderek zorlaşıyor. Eskiden tartışırdık ama ortak bir ‘gerçeklik zemini’ vardı. Bu artık yok. Bir yandan yapay zekâ, diğer yandan sosyal medyanın yarattığı kutuplaşma… Algoritmalar herkese kendi gerçekliğini sunuyor. Bu yüzden artık aynı gerçeklikte bile yaşamıyoruz. Dizi zaten yaşadığımız dünyanın bir hicvi, bu sezon da bunu yansıtıyor. Artık gördüğün şeye bile inanamıyorsun. Spoiler vereyim: Durum pek iyi değil.
Türkiye’deki hayranlarınıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?
İzlediğiniz, desteklediğiniz için teşekkür ederiz. Bu çılgın hikâyeleri anlatmamıza izin verdiğiniz için minnettarız. Umarım siz de izlerken keyif alıyorsunuzdur. Bu bizim için bir hediye. Çok teşekkürler.