Terfi alabilmek için müdürlerinin anlamsız isteklerine boyun eğenler… Daha fazla para kazanmak gerçeği eğip bükenler… Rekabette geri kalmamak için dürüstlüğünden taviz verenler… Bir işe kabul edilmek için kendisini olduğundan farklı gösterenler… Beğenilmek uğruna kendinden vazgeçenler… Güç sahibi olabilmek için oturduğu masadan -kendini değersiz hissettiği halde- kalkmaya cesaret edemeyenler…
Geçtiğimiz hafta yazımda, bu ve benzeri durumlarda baskı altında kalan insanın, gücünü ve konumunu kaybetmemek uğruna en kolay olana yöneldiğini; dünyevi kazanımlar için kendisinden vazgeçebildiğini anlatmıştım.
Baskı altında zaman zaman yalana ve hileye başvurabildiğinden de söz etmiştim. Peki, insanı bu noktaya getiren nedir?
Bunun temelinde genellikle henüz tam olarak inşa edilmemiş bir özdeğer duygusu yatar.
Özdeğer, insanın kendisini yeterli görmesi; sevgi ve saygıya layık olduğuna içten içe inanmasıdır.
Özdeğerimizin ilk temelleri çocukluk yıllarında atılır. Ebeveynlerimiz bu yapının ilk mimarlarıdır. Sonrasında öğretmenler, arkadaşlar ve içinde büyüdüğümüz sosyal çevre o yapının duvarlarını yavaş yavaş örer.
Çocukluğu boyunca ailesi, öğretmenleri veya sosyal çevresi tarafından sürekli eleştirilen birinin güçlü bir özdeğer geliştirmesi oldukça zordur. Yetişkinlikte aileden fiziksel olarak uzaklaşılsa bile o eleştirel ses zihinde yaşamaya devam eder.
Artık eleştiren anne baba ya da sosyal çevre değildir. Kişi zamanla kendi kendisinin en sert yargıcı haline gelir. Verdiği kararları sorgular. Yaptığı seçimler için kendini kolayca suçlar. Hata yaptığında kendini affetmekte zorlanır. Zihnin içinde adeta görünmez bir mahkeme kurulmuştur. Ve o mahkemede hem savcı hem hâkim hem de sanık aynı kişidir.
Bu durum özdeğerin gelişmesinin önündeki en büyük engeldir.
Sürekli yetersiz olduğunu düşünen insanın zihni huzur bulamaz. Endişe, hayatın kalıcı bir parçası haline gelir ve yaşam enerjisini yavaş yavaş tüketir. Böyle bir ruh haliyle yaşayan insan, başarılar elde etse bile kendini yeterli hissedemez. En küçük bir reddedilmede ya da eleştiride, değersiz olduğu düşüncesine kapılır. Zamanını insanların onu kabul etmesini ve takdir etmesini bekleyerek geçirir. Beklediği başarıyı göremediğinde ya da takdir edilmediğinde, gerçeği eğip bükmeye başlar.
Özdeğerin oluşumunda aile ve sosyal çevre temel yapı taşıdır. Ama kaderimizi tek başına belirlemez.
Araştırmalar gösteriyor ki insan, hayatının hangi döneminde olursa olsun özdeğerini geliştirebilir, güçlendirilebilir, yeniden inşa edilebilir.
Bunun için atılması gereken ilk adım; zihinde, yıllardır bozuk bir plak gibi dönüp duran o cümleyi fark etmektir: “Yeterince iyi değilim.”
Bizi sınırlayan o cümlenin yerine yenilerini koyabilmek gerekir:
“Ben elimden gelenin en iyisini yaparım.”
“Şu anda kendimi daha çok takdir etmem için hangi sebepler var?”
İnsanın değerini belirleyen yaşadığı olaylar değildir; o olaylara verdiği anlamdır.
Yapılan bir hata… Söylenen yanlış bir söz… Kaçırılmış bir fırsat…
Bunların hiçbiri insanın değerini belirlemez. İnsan, zaten değerlidir, sevgiye layıktır ve bunu kendine sürekli hatırlatması gerekir.
Özdeğeri güçlendirmenin yollarından biri de insanın yalnızca kendine değil, kendinden daha büyük bir amaca yönelmesidir.
Bir hayal… Bir meslek tutkusu… Tanrı’ya duyulan inanç… Ya da bir insanın hayatına dokunmak…
Özdeğer, hayat iyi davrandığında değil; biz kendimize inandığımızda büyür.
Hayal kırıklıklarına, reddedilmelere ve başarısızlıklara rağmen yola devam edebilme cesaretiyle güçlenir.
Bazen de insan kendi değerini, ona inanan birkaç insanın varlığında yeniden keşfeder.
Özdeğer, en basit tanımıyla, insanın kendi gözünde kazandığı itibardır.