O sabah işe gitmek istemiyordu. Alarm çaldığında gözlerini açtı ama yataktan kalkamadı. İşyerinde işler hiç de istediği gibi gitmiyordu. Yöneticisinin yanından hızlı adımlarla yürüyerek geçti. Çalışma arkadaşlarından biri hafta sonunun nasıl geçtiğini sorduğunda konuşurken sesinin titrediğini fark etti. Tam ofisinin kapısından içeri girecekti ki kahve makinesi gözüne çarptı.
Hemen makinenin yanına gidip kahvesini hazırlamaya koyuldu. Ona şu anda mutluluk verebilecek tek şey bir bardak kahveden başkası olamazdı. Usulca odasına girdi. Bilgisayarının başına geçti. Kalbi kahvenin de etkisiyle daha da hızlı atıyor, başına hafif bir ağrı saplanıyordu.
Bilgisayarını açtı ve takvimine korkuyla baktı. Kendisine verilen hedefleri kısa süre içinde tutturması gerekiyordu ama artık bunun imkânsız olduğunu düşünüyordu. Kim bilir, belki de işten çıkarılacaktı.
İşten çıkarılırsa ailesine ne söyleyeceğini düşünmeye başladı. Başarısız olmanın getirdiği utancı şimdiden içinde hissediyordu. Üstelik yeniden iş aramanın sıkıntısını düşünmek bile istemiyordu.
Bir süredir devam eden iş memnuniyetsizliği aşırı strese, korkusu ise anksiyeteye dönüşmeye başlamıştı. Kendini paralize olmuş, kapana kısılmış hissediyordu.
Yöneticisi hızlı adımlarla odasına girdi ve günaydın dahi demeden projeyi bitirip bitirmediğini sordu.
“Üç dört gün içinde bitireceğim” diye yanıtladı ama bu gücü kendisinde görmüyordu.
Yöneticisi aldığı cevaptan mutlu olmamış olacak ki kapıyı hızla çarpıp dışarı çıktı.
Mutsuz, tükenmiş hissediyordu. Kaygı bozukluğu had safhadaydı. Bir haftayı daha böyle geçirdi.
Ve sonunda akıbetinin belli olacağı yıl sonu toplantısı zamanı gelip çattı.
Bugün işine son verilebilirdi. Yöneticisinin odasına girdi ve beklemeye başladı. Tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Kapı açıldı ve içeriye başka birisi girdi. Kendini tanıştırdı. Sıcak bir gülümsemesi vardı. Tüm pozitif enerjisiyle elini sıktı. Gerçekten beklenmedik bir şey olmuştu.
Şirkette bir değişiklik yapılmıştı. Yeni bir yöneticisi vardı artık… Eskisinin işine son verilmişti.
Yeni yöneticisi ilk toplantıda çok farklı bir yerden başladı. Hedefleri neden tutturamadığını sormak yerine herhangi bir sıkıntısı olup olmadığını merak ediyordu. Bir yardıma ihtiyaç duyup duymadığını anlamaya çalıştı.
Şaşırmıştı. Daha önce işyerinde gerçekten nasıl hissettiğini soran bir yöneticisi olmamıştı.
Kendini güvende hissetti. Ve başarısızlığının arkasındaki tüm gerçekleri, şikâyet etmeden bir bir anlattı. Nerede zorlandığını, nerede hata yaptığını… Kendi sorumluluğunu bildiğini söyledi. Düzeltmek için gerekeni yapacağını da…
Yeni yöneticisi onu dikkatle dinledi ve şu soruyu sordu:
“İlk başladığın yıllardaki heyecanını yeniden kazanman için sana nasıl yardımcı olabilirim?”
Birlikte düşünüp, birlikte yol haritası belirlediler. Adeta odaya giren ile çıkan insan aynı değildi.
Yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Tek bir konuşma… Farklı bir yaklaşım… Her şeyi bu kadar değiştirebilir miydi?
Kaygı bozukluğu yerini huzura bırakmıştı. Tükenmişlik yerine heyecan hissediyordu. Daha çok çalışmalıydı. Yeni yöneticisinin güvenini boşa çıkarmak istemiyordu. Bir yıl sonra hedeflerini tutturdu. Asıl değişen şey rakamlar değildi. Artık o da insanların hayatına değer katmak istiyordu. O da yöneticisinin kendisi için yaptığını başkaları için yapabilmeyi hayal ediyordu.
Önemli bir firmada yönetici olarak çalışan bir arkadaşımın halet-i ruhiyesini, yaşadıklarını, gelişimini ve dönüşümünü aktardım sizlere.
İnsanlar bir makine değildir. Çalışmak için motivasyona ihtiyaç duyarlar. Sadece hedeflere değil, bir amaca hizmet etmek isterler. Ve bazen tek bir lider, basit ve etkileyici bir iletişimle bu değişimi başlatabilir.
Liderlik, insanları yönetmek değildir. Liderlik, insana değer verme sanatıdır. Liderlik, tıpkı ebeveynlik gibi, sorumluluğunuz altındaki insanlara sahip çıkmaktır. Onlara ilham olmaktır.