Tarih bazen tek bir taşta, bazen kil tablete kazınmış bir şikâyette, bazen de yüzyıllardır anlatılan bir efsanede saklıdır. O izleri okumayı bildiğinizde, antik kentler yalnızca geçmişin kalıntıları olmaktan çıkar; yeniden yaşayan hikâyelere dönüşür. Erman Ertuğrul da Mundi etiketiyle raflarda yerine alan ‘Arkeofili: Taşlar, Kemikler, Efsaneler’ kitabında okuru tam bu yolculuğa davet ediyor.
Kitabınızda, “Geçmişe başkalarının merceğinden bakıyoruz” diyorsunuz. Sizce Anadolu gibi insanlık tarihinin merkezlerinden birinde yaşamamıza rağmen neden kendi hikâyelerimizi yeterince bilmiyoruz?
Dönemin en ünlü heykeltıraşlarından birinin yaptığı bir heykel, Knidos’ta, yani Datça’da bir tapınağa konuyor ve sayısız antik yazar bu heykel hakkında çok garip anekdotlar anlatıyor. Anlatılanlara göre Knidos bu heykel sayesinde o kadar ünleniyor ki, her yerden ziyaretçiler sadece bu heykeli görmeye geliyor. Hatta genç erkekler bu heykele aşık olup geceleri gizli gizli tapınağa girmeye çalışıyor. Bu kadar çok antik yazarın eserine konu olmasına rağmen bu olayı kaçımız biliyor? Ülkemizde çok okunan popüler bilim kitaplarının neredeyse hiçbiri kendi dilimizde yazılmadı. Bunun bir sonucu olarak da diğer alanlarda olduğu gibi arkeoloji konusunda da Batılıların bakış açısına maruz kalıyoruz. Bu çeviri kitaplarda binlerce yıl önce yaşanmış büyük olayların Anadolu yönü hep es geçiliyor. Oysa Anadolu’da gerçekleşen o kadar fazla önemli ve ilginç hikâye var ki, bunları birçoğumuz daha önce hiç duymadık bile. Bugün tarihin babası olarak anılan Herodotos ve antik coğrafyacı Strabon gibi önemli yazarlar Anadolu’da doğmuşken, anlattıkları anekdotların buradan kopuk olması zaten düşünülemezdi.
Kitabınızda sık sık ‘Bizden örnekler’e dönüyorsunuz. Sizce bizim hala farkında olamadığımız fakat Türkiye’nin en büyük arkeolojik zenginliği diyeceğiniz şey nedir?
Birçok ülkenin kıskanacağı kadar kültüre, arkeolojik eserlere, antik kentlere sahibiz. Ancak bence asıl farkında olmadığımız zenginlik, bu toprakların göz ardı edilmiş küçük ve sıra dışı hikâyeleri. At eğitimi üzerine bilinen ilk metni, Hitit başkenti Hattuşa’da yazan Kikkuli adlı at eğitmenini nasıl duymadık? Efeslilerin Artemis Tapınağı’nı ayağa kaldırmak isteyen Büyük İskender’i bundan nasıl vazgeçirdiklerini niye bilmiyoruz? Bugün bir sendroma da adını veren ve o dönemde ismi yasaklanan bir çılgının Efes’te yaşadığını ve neler yaptığını kaçımız biliyor? Asıl zenginlik bu hikâyeler ve bunlarla kurulan bağ.
Bu kitapta mağara resimlerinden Spartaküs’e, hayaletlerden Nazca Çizgiler’'ne kadar uzanan çok geniş bir yelpaze var. Peki, bir konu özelinde “Bu mutlaka kitapta olmalı” dedirten ölçünüz neydi? Okuru şaşırtması mı, bilim dünyasında yeni tartışılıyor olması mı, yoksa sizi heyecanlandırması mı?
Arkeofili kitaplarının ikisinde de bir konunun çok popüler olması gibi kriterlerim hiç olmadı. Uzun yıllardır Arkeofili’ye çeşitli yollarla ulaşan insanların sorduğu en merak ettiği konuları dahil ediyorum. Önce bu soruların cevaplarını bulmak için bugüne kadar arkeologlar tarafından bulunan tüm ipuçlarını ortaya döküyorum ve sonra yavaş yavaş ipuçlarını bir araya getirerek cevaba yaklaşıyorum. Yani bölümün sonunda arkeolog olan da olmayan da eşitleniyor. Çünkü artık ikisinde de aynı bilgiler var. Sanki bir bulmaca çözmek gibi. Bu beni en çok heyecanlandıran yöntem.
Kitabın en hoş taraflarından biri, binlerce yıl önce yaşamış insanları birer tarih figürü olmaktan çıkarıp gündelik hayatlarıyla anlatmanız. Sizi en çok şaşırtan ya da “Demek ki insan gerçekten hiç değişmemiş” dedirten hikâye ne peki?
Özellikle internet ortamında oldukça meşhur olan ve 3.750 yıl önce yaşamış Ea-naşir isimli bir Mezopotamyalı tüccar var. Bilinen ilk müşteri şikâyeti olarak bilinen mektuplardan birinde, müşterilerinden biri kendisine söz verilenin aksine kalitesiz bakır verildiğinden bahsediyor. 2021 yılında ise uluslararası ticaret yapan bir firmanın aldığı 10.000 ton bakırın, bakır rengine boyanmış rastgele taşlar olduğu anlaşıldı. Bence bu olay, arada kaç yıl olursa olsun insanların pek de değişmediğini göstermesi açısından trajikomik bir örnekti.
Yani sizce binlerce yıl önce yaşayan insanlarla aramızdaki mesafe düşündüğümüz kadar büyük değil…
Binlerce yıl önce yaşayan insanların ‘mağara adamı’ gibi hayal edilmesi çok şaşırtıyor beni. Aslında teknolojik farklılıklarımız dışında aramızda hiçbir fark yoktu. Binlerce yıl önce de insanlar bizim gibi birilerini seviyordu, birilerinden nefret ediyordu, çocuk yapıyorlardı, yas tutuyorlardı, gülüyorlardı, eğleniyorlardı. Kralların, firavunların, savaşların hikayesi hep anlatılıyor, peki ya o zamanki şakalar, aşklar, korkular? Bence bu binlerce yıllık insanlarla bağ kurmamızı asıl sağlayan işte bu küçük ‘şeyler.’
Bir yanda ‘Paleo diyeti’, diğer yanda hayaletler, uzaylılar ya da piramitler… Arkeoloji neden komplo teorilerinin en sevdiği alanlardan biri hâline geliyor? Bilim insanları bu hikâyelerle mücadelede yeterince başarılı olabiliyor mu?
Bunun biraz da insanın yapısıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanlar açıklayamadığı ya da bilgi eksiği olan şeyleri ‘basit’ bir şekilde doldurma ihtiyacı hissediyor. Piramitleri uzaylılar yaptı demek basit seçenek, çünkü böylece her şey açıklanmış oluyor. Ancak ilginç olan şu ki, bu binlerce yıl önce de böyleydi. 2.500 yıl önce Mısır’daki piramitleri ziyaret eden Herodotos, piramitlerin nasıl yapıldığına dair o dönem anlatılan bir hikâyeyi bize aktarıyor. Bu hikâyeye göre Kheops o kadar kötü bir adammış ki, kızını bir geneleve kapatıp, kendisine para getirmesini istemiş. Babasını dinlemek zorunda kalan kız bir süre sonra bir anıt yapmak istemiş ve yanına gelen herkesten bir taş getirmesini istemiş. İşte piramit de bu taşlarla yapılmış. Herodotos oradayken, piramitlerin yapılmasının üstünden 2.000 yıl geçmişti bile ve o zaman da böyle uçuk teoriler vardı. Arkeoloji; bilinmeyenlerle dolu bir alanda ipuçlarını bulma ve bir araya getirme işi. Arkeologlar elde ettikleri ipuçlarını doğru bir dille herkesle paylaşmaya başladığında uçuk komplo teorileriyle daha kolay baş edebileceklerine inanıyorum.
Geçmişi anlatırken en büyük rakibiniz cehalet mi, komplo teorileri mi, yoksa insanların merak etmeyi bırakmış olması mı?
Beni bunların hiçbiri zorlamıyor. Bunca yıllık deneyimimle insanların arkeolojiye olan meraklarının çok yüksek olduğunu görüyorum. Sadece merak edilen bir soruya tek ve basit cevap istendiğinde zorlanıyorum. Çünkü öyle bir cevap yok. Mesela insanlar ne zamandan beri hayaletlerden korkuyor? Bu soruya “şu tarihten” gibi basit bir cevap vermek imkânsız. Çünkü bu sorunun kesin bir cevabı varsa bile biz arkeologlar da bilmiyoruz. Ancak bazı bulgularımız var, elimizde bazı antik yazılar var ve bazı tahminlerimiz var. Arkeologlar basitçe “bilmiyoruz” diyerek ellerindeki tüm bilgileri paylaşmalı ve herkesi bu soruyu cevaplamak için ipuçlarıyla birlikte yolculuğa çıkarmalı. Ben cevabı bulma yolculuğuna herkesi çıkarmaya çok dikkat ediyorum. Bu bir düşünce antrenmanı ve bunun için arkeolog olmanıza gerek yok.