Everest’ten sonra bu kez rotasını Antarktika’ya çeviren Hakan Bulgurlu, buzulların arasında yalnızca iklim krizini değil, liderliği, sorumluluğu ve geleceğe bırakacağımız mirası da yeniden düşünmeye başlamış. Bu söyleşide, bir CEO’nun bir yazara, bir gözlemcinin ise sorgulayan bir anlatıcıya dönüşen yolculuğunu konuştuk.
İlk kitabınız ‘Tehlikeli Tırmanış’ kişisel bir yolculuktu. ‘Buzlar Eriyince’ ise daha araştırmacı, daha politik ve daha hesap soran bir kitap. Siz mi değiştiniz, yoksa iklim krizi mi artık başka türlü anlatılmayı gerektiriyor?
Aslında ikisi de doğru. İlk kitabım ‘Tehlikeli Tırmanış’ta Everest’te tanıklık ettiğim değişimi anlattım. Aradan geçen yıllarda ise iklim krizinin düşündüğümüzden çok daha hızlı ilerlediğini gördük. Antarktika’da yaptığım yolculuk, bilim insanlarıyla gerçekleştirdiğim görüşmeler ve deniz seviyesindeki yükselişin yaratacağı etkileri daha derinlemesine incelemem, bana artık yalnızca tanıklık etmenin yeterli olmadığını gösterdi. Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçeklik, ekonomiyi, şehirleri, göçü, gıda güvenliğini ve jeopolitiği yeniden şekillendirecek bir dönüşüm.
Bu nedenle ‘Buzlar Eriyince’ daha araştırmacı bir kitap. Bilim insanlarıyla yaptığım görüşmeler, güncel veriler ve farklı disiplinlerden bakış açıları kitabın omurgasını oluşturdu. Amacım, bilimsel gerçekleri insanların hayatına dokunan hikâyeler aracılığıyla görünür kılmak ve şu soruyu sordurabilmekti: Bugün aldığımız kararlar, gelecek nesillerin yaşayacağı dünyayı nasıl şekillendirecek?
Kitabın açılışında “Gelecek nesiller bizi nasıl hatırlayacak?” diye soruyorsunuz. Sizce bugünün yetişkinleri, tarihe en büyük dönüşümü başlatan kuşak olarak mı geçecek, yoksa en büyük ihmali yapan kuşak olarak mı?
Bence bu sorunun cevabını henüz bilmiyoruz. Çünkü tarih, bizim bugün vereceğimiz kararlarla yazılıyor. Bilim bize neyle karşı karşıya olduğumuzu açıkça gösteriyor; teknoloji, finans ve bilgi açısından da çözüm üretebilecek imkânlara sahibiz. Bu imkânları harekete geçirecek iradeyi gösterip gösteremeyeceğimiz belirleyici olacak.
Bu yüzden bugünün kuşağını ne kahraman ne de ihmal eden bir kuşak olarak tanımlamayı tercih ederim. Biz, bir yol ayrımındaki kuşağız. Gelecek nesiller bizi ya zamanında harekete geçen ve dönüşümü başlatan insanlar olarak hatırlayacak ya da riskleri görmesine rağmen yeterince cesur davranmayan bir nesil olarak anacak.
Dünyanın farklı ülkelerinden bilim insanlarıyla görüştünüz. Bu araştırma boyunca sizi en çok sarsan bilgi ya da karşılaşma neydi?
Beni en çok sarsan şey tek bir veri değil, bilim insanlarının ortak olarak işaret ettiği hızdı. Özellikle buzulbilimci Alan Hubbard ile yaptığım görüşme bakış açımı derinden etkiledi. Bana, üniversite yıllarında buz tabakalarının binlerce yıllık süreçlerde tepki vereceğinin öğretildiğini, ancak bugün aynı buzulların on yıllar içinde beklenmedik bir hızla değiştiğini anlattı. Bilimin kendi öngörülerini bu kadar kısa sürede yeniden değerlendirmek zorunda kalması, iklim krizinin düşündüğümüzden çok daha dinamik ve acil bir mesele olduğunu gösteriyor.
Bilim insanları yıllardır aynı uyarıları yapıyor. Buna rağmen toplumsal davranışlar yeterince değişmiyor. Sizce insanların eyleme geçmesini engelleyen şey bilgi eksikliği mi, yoksa inkâr etme konforu mu?
Bilgi eksikliği tek başına bir etken değil. Bilim insanları onlarca yıldır son derece güçlü kanıtlar ortaya koyuyor. Bugün iklim krizinin nedenleri ve olası sonuçları konusunda geçmişe kıyasla çok daha fazla bilgiye sahibiz. Temel zorluk, bu bilgiyi davranış değişikliğine dönüştürebilmek. İnsan doğası, uzak gibi görünen riskleri erteleme eğiliminde. İklim krizi de uzun yıllar boyunca birçok kişiye günlük hayatın dışında, gelecekte yaşanacak bir sorun gibi göründü. Mesele inkâr etmekten çok, sorumluluğu ertelemek. Gelecek nesillerin bizi nasıl hatırlayacağı da bu sorumluluğu ne kadar erken üstlendiğimize bağlı olacak.
Antarktika’yı ziyaret eden pek çok kişi oradan farklı biri olarak döndüğünü söylüyor. Siz oradan döndüğünüzde hangi konuda artık eski Hakan Bulgurlu gibi davranamadınız?
Antarktika insana kendi ölçeğini yeniden hatırlatıyor. Orada doğanın büyüklüğü ve kırılganlığıyla aynı anda karşılaşıyorsunuz. Bu deneyimden sonra, insanın doğaya hükmeden değil, onun bir parçası olduğunu çok daha güçlü hissetmeye başladım.
Sanırım artık eski Hakan Bulgurlu gibi davranamadığım konu da bu. Eskiden iklim krizini büyük ölçüde çözülmesi gereken önemli bir çevre ve iş dünyası meselesi olarak görüyordum. Antarktika’dan döndükten sonra ise bunun aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olduğuna inanmaya başladım.
Bu bakış açısı, kararlarıma da yansıdı. Bugün herhangi bir konuya bakarken kendime sadece “Bugün doğru olan ne?” diye sormuyorum. Aynı zamanda “Bu kararın çocuklarımız ve torunlarımız üzerindeki etkisi ne olacak?” sorusunu da soruyorum. Benim için “iyi bir ata olma” fikri tam da bu yüzden bir kavram olmanın ötesinde, yaşamıma yön veren bir pusulaya dönüştü.
Antarktika’da buzulların arasında yürüyen Hakan Bulgurlu ile yönetim kurulu toplantısına giren Hakan Bulgurlu aynı kişi miydi? Eğer farklılarsa, hangisi diğerini değiştirdi?
Aslında aynı kişi ama birbirini dönüştüren iki farklı deneyimden söz ediyoruz. Dağlar ve Antarktika bana doğayı dinlemeyi, gözlem yapmayı ve insanın sınırlarını kabul etmeyi öğretti. İş hayatı ise büyük resmi görmeyi, verilerle düşünmeyi ve uzun vadeli kararlar almanın önemini.
Sanırım Antarktika’da yürüyen Hakan Bulgurlu, yönetim kurulu odasındaki Hakan Bulgurlu’yu değiştirdi. Çünkü orada doğanın ne kadar güçlü ama aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu kendi gözlerinizle görüyorsunuz. Böyle bir deneyimden sonra iklim krizini sadece raporlarda okunan bir sürdürülebilirlik başlığı olarak değerlendiremiyorsunuz.
CEO olarak büyümeyi yönetiyordunuz, yazar olarak ise gezegenin sınırlarından söz ediyorsunuz. Sürekli büyüme fikriyle sınırlı kaynaklar arasında gerçekten çözülebilecek bir denge var mı?
Denge noktasının nasıl büyüdüğümüzle yakından alakalı olduğunu düşünüyorum. Şirketlerin büyümesi elbette önemli, ancak bunu doğal sermayeyi tüketerek yapıyorsak aslında gelecekteki refahımızdan borç alıyoruz demektir. Ben iklim krizini büyümenin önünde bir engel olarak değil, iş dünyasını daha yenilikçi, daha verimli ve daha dayanıklı olmaya zorlayan bir dönüşüm olarak görüyorum.
Kitapta siyasetçileri “Her şey yolundaymış gibi davranmakla” eleştiriyorsunuz. Aynı eleştiriyi iş dünyasına da yöneltiyor musunuz?
İş dünyası iklim krizini geçmişe kıyasla çok daha ciddiye alıyor, ancak hâlâ gereken hızda hareket ettiğimizi düşünmüyorum. Pek çok şirket sürdürülebilirliği bir raporlama konusu olarak görüyor. Oysa iklim krizi, şirketlerin rekabet gücünü ve uzun vadeli varlığını doğrudan etkileyen stratejik bir risk. Bence bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla taahhüt değil, daha fazla dönüşüm.
Kitabınızın sonunda “Biz ne yapabiliriz?” diye soruyorsunuz. Ben bunu size çevirmek istiyorum: Bugün bireylerin yapabileceklerinin sınırına mı geldik? Asıl sorumluluk artık devletlerde ve büyük şirketlerde mi?
Bireylerin yapabilecekleri hâlâ çok önemli çünkü toplumsal talep, siyasetin ve iş dünyasının yönünü değiştirebilir. Ancak iklim krizinin ölçeğine baktığımızda, asıl dönüşümün kamu politikaları ve iş dünyasının alacağı kararlarla gerçekleşeceği de açık.
Bu nedenle “Biz ne yapabiliriz?” diye soruyorum. Çünkü çözüm, bireylerin, şirketlerin ve devletlerin birbirini beklemesi değil; aynı anda harekete geçmesi. Hepimizin sorumluluğu farklı ama ortak. İklim krizi de ancak bu ortak sorumluluk anlayışıyla çözülebilir.
Sizce bundan 30 yıl sonra torunlarımız bu döneme baktığında bize hangi soruyu soracak?
“Bütün bunları biliyordunuz. Peki neden daha fazlasını yapmadınız?”
Çok bilinen bir markada uzun yıllar CEO’luk yaptınız. Eğer CEO olmasaydınız, bugün iklim krizi konusunda daha radikal konuşur muydunuz?
Bunu radikallik meselesi olarak görmüyorum. Buradaki kritik nokta daha fazla etki yaratabilmek. Benim amacım suçlamak değil, dönüşümün mümkün olduğunu göstermek ve daha fazla insanı bu dönüşümün parçası olmaya davet etmek.
