Anadolu’yu anlatmanın tek bir yolu yok. İstanbul’un kalabalığı, Çanakkale’nin kıyıları, Trabzon’un yamaçları ya da antik kentlerin taşları aynı coğrafyanın parçaları olsa da her biri başka bir ışık, başka bir hayat ve başka bir hafıza taşıyor. ‘Güneşin Kıyısı’, beş sanatçının resimlerini bir araya getirirken bu farklılıkların peşinden gidiyor. Serginin meselesi, Anadolu’yu tek bir anlatıya indirgemek yerine, birbirinden uzak görünen coğrafyalar ve yaşamlar arasında resim aracılığıyla kurulabilecek görünmez bağları aramak. 30 Eylül’e kadar Kalyon Kültür’de görülebilecek serginin küratörü ve Kalyon Kültür Sanat Yönetmeni Aslı Bora ile serginin çıkış noktasını, ışığın sanatçıların dünyasındaki yerini ve yerellikten kültürel hafızaya uzanan düşünsel hattını konuştuk.
‘Anadolu’nun kültürel hafızası’ sanat dünyasında son dönemde sıkça başvurulan bir kavram. Siz bu sergide bu kavramı romantize etmekten nasıl kaçındınız?
‘Anadolu’nun kültürel hafızası’ çoğu zaman geçmişi idealize eden bir çerçevede ve tekil çağrışımlar üzerinden ele alınıyor. ‘Güneşin Kıyısı’nı kurgularken ise bu kavramı tek bir kültürel temsil üzerinden okumak yerine, farklı sanatçıların birbirinden ayrışan bakış açılarıyla ele almayı tercih ettik. Sanatçıları ortak bir tema etrafında buluştururken, bu farklılıkları ortak bir söylem içinde eritmeye çalışmadık.
Sergi, belirli bir tarih anlatısını doğrulamak ya da Anadolu’ya ilişkin tek bir temsil üretmek yerine, aynı coğrafyaya yönelik farklı yaklaşımları bir araya getiriyor. Bu nedenle gelenek ile çağdaş arasında bir karşıtlık kurmaktan çok, bu iki alanın birbirini besleyebildiği üretim biçimlerine odaklanıyor.
Sergide geçmiş ile bugün arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
‘Güneşin Kıyısı’nda da belirli bir coğrafyanın temsilini aramaktan ziyade sanatın bir mekânla, zamanla ve insani deneyimle kurduğu ilişkiye odaklanıyoruz. Geçmiş, sergide nostaljik bir dönüş alanı yahut bir özlemi çağrıştırmıyor. Aksine bugüne bakışımıza pozitif bir referans veren düşünme zemini olarak yer alıyor. ‘Güneşin Kıyısı’, tek bir Anadolu anlatısı sunmak yerine, farklı sanatçıların öznel bakışları aracılığıyla çoğalan bir okuma alanı açmayı amaçlıyor.
Sergide yer alan beş sanatçı birbirinden oldukça farklı resim dillerine sahip. Bu çeşitliliğin ortak bir anlatıya dönüşebileceğine sizi ikna eden temel unsur neydi?
Beş sanatçının aynı anlatı içinde buluşmasını sağlayan unsur, resme ve dünyaya yaklaşırken ortak noktada buluştukları bazı temel meselelerdi. Her biri kendi üslubu ve deneyimi üzerinden ışık, renk ve atmosferle farklı ilişkiler kuruyor. Bu farklılıklar içinde kesişen nokta, ışığı yalnızca görüneni aktaran bir fenomen olmanın ötesinde ele almalarıydı. Sanatçıların eserlerinde ışık, resmin duygusunu, derinliğini ve algılanma biçimini belirleyen vazgeçilmez bir kriter olarak varlık gösteriyor.
Serginin merkezinde ‘ışığın coğrafyayla kurduğu ilişki’ yer alıyor. Sizce coğrafya bir sanatçının estetik dilini gerçekten belirleyen bir unsur mu? Bu sergide ışık ve coğrafya ilişkisi, sanatçıların üretimlerine nasıl yansıyor?
Bir sanatçının üretim sürecini ve estetik yaklaşımını salt coğrafyaya bağlamak eksiklik olur. Coğrafya tabiatıyla önemlidir; ışığın niteliği, iklim, malzeme, gündelik yaşam ve mekânla kurulan ilişki sanatçının bakışını etkiler. Ancak en az coğrafya kadar belirleyici olan bir başka unsur da zamandır. Sanatçı yalnızca yaşadığı yerde değil, yaşadığı çağın düşünsel, toplumsal ve kültürel atmosferi içinde üretir.

Bu noktada E. H. Gombrich’in ‘Sanat ve Yanılsama’da ortaya koyduğu düşünceyi önemli buluyorum. Gombrich, sanatçının dünyayı sadece gözüyle değil, içinde bulunduğu kültürün ve çağın geliştirdiği ‘görme alışkanlıkları’ aracılığıyla algıladığını söyler. Dolayısıyla ışık da coğrafya da tek başına belirleyici olamaz, onları nasıl gördüğümüz ve nasıl anlamlandırdığımız yaşadığımız zamanla birlikte şekillenir.
Son yıllarda sanat dünyasında ‘yerellik’ yeniden güçlü bir tartışma başlığı haline geldi. Sizce bunun nedeni sanatçıların kendi köklerine yeniden yönelmesi mi?
Açıkçası ben yerelliğin sonradan ortaya çıkmış yeni bir eğilim olduğunu düşünmüyorum. Sanat zaten her zaman yereldir. Çünkü sanatçı soyut bir boşlukta yaşamaz; belirli bir coğrafyada, belirli bir kültürün içinde ve belirli bir tarihsel zamanda üretir. Bu nedenle yaşadığı yerin ışığının, sesinin, mimarisinin, hafızasının gündelik yaşamının ya da malzemesinin eserlerine yansıması son derece doğaldır.
Sanat tarihine baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz. Dalí’nin çocukluğunu geçirdiği Katalonya kıyılarının kayalık peyzajı, Van Gogh’un Arles’daki ışığı, Monet’nin Giverny bahçesi ya da Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Anadolu’yla kurduğu ilişki bir ‘yerellik arayışı’ değil yaşanmış deneyimin sanata dönüşmesidir.
Bugün yerelliğin daha fazla konuşulmasının nedeni ise küreselleşmenin yarattığı tek tipleşme hissi. Küreselleşme, sanat üretimini değil daha çok sanatın dolaşımını, görünürlüğünü ve ekonomisini dönüştürdü. Tam da bu nedenle, belirli bir yere, hafızaya ve yaşanmış deneyime yaslanan üretimler daha etkili hale geldi.
Beş sanatçıyı bir araya getirirken küratöryel olarak hangi ölçütleri öncelikli tuttunuz?
Küratöryel seçimlerde teknik ustalık ile kavramsal yaklaşımı birbirinden ayrı düşünmedim. Bir sanat yapıtına hem biçimsel hem de düşünsel açıdan yaklaşmayı önemsiyorum. Bu nedenle bir sanatçıyı değerlendirirken yalnızca ortaya koyduğu kavramsal çerçeveye değil; malzemeyle kurduğu ilişkiye, teknik birikimine ve resimsel problemleri ele alış biçimine de dikkat ettim. Çünkü teknik yetkinlik, yalnızca bir uygulama becerisi değil; sanatçının düşüncesini görünür kılmasını sağlayan temel araçlardan biridir.
Bununla birlikte ‘Güneşin Kıyısı’ için belirleyici olan, sanatçıların bu teknik birikimi nasıl özgün bir ifade biçimine dönüştürdükleriydi. Her sanatçının ışığı, rengi ve içinde bulunduğu çevreyle kurduğu ilişkiyi kendine özgü bir biçimde yorumlaması benim için önemli bir ölçüt oldu.
Serginin gerçekleştiği Kalyon Kültür’ün tarihî yapısı, eserlerin seçimi ve yerleşiminde nasıl bir rol oynadı?
Kalyon Kültür’ün tarihî bir yapı olması seçim sürecinde önemli bir etkendi. Taş Konak’ın XIX. yüzyıl karakteristiği taşıyan atmosferi, eserlerin yalnızca sergilendiği değil, mekânla birlikte düşünülmesini gerektiriyordu.
Son yıllarda kültürel hafıza kavramı çok fazla başvurulan bir tema haline geldi. Sizce bu gerçekten toplumsal bir ihtiyaç mı, yoksa sanat dünyasında güvenli bir söyleme mi dönüştü?
Kültürel hafıza kavramının son yıllarda sanat alanında bu kadar sık kullanılmasını yalnızca bir eğilim olarak görmüyorum. Bunun arkasında, hızla değişen dünyada geçmişle kurduğumuz ilişkiyi, aidiyet duygusunu ve kimlik meselesini yeniden düşünme ihtiyacı var. Bununla birlikte, her çok kullanılan kavram gibi kültürel hafıza da zaman zaman içeriği yeterince sorgulanmadan başvurulan bir çerçeveye dönüşebiliyor. Hafıza kavramının değerli olan tarafı, geçmişi olduğu gibi korumak meselesine odaklanmak yerine geçmişin bugün nasıl anlam kazandığı sorusunu gündeme getirmesidir.
Sanat tarihinde hafıza hiçbir zaman yalnızca geçmişin saklandığı bir alan olarak ele alınmadı. Örneğin Anselm Kiefer’in yapıtlarında geçmiş, hatırlanması gereken bir mirastan çok, yüzleşilmesi gereken bir düşünme alanı olarak karşımıza çıkar. Kiefer, tarihsel belleği yeniden üretmek yerine, unutma ve hatırlama arasındaki gerilimi görünür hâle getirir.
Bu nedenle benim için hafıza, sanatın içinde hazır, güvenli, sorgulanması mümkün olmayan bir tema olarak kullanılabilecek bir kavram gibi çalışmaz. Sanatçının dünyayla kurduğu ilişkinin içinde anlam kazanan bir süreçtir. ‘Güneşin Kıyısı’nda da kültürel hafıza doğrudan ele alınan bir konu olmaktan çok, sanatçıların ışık, renk, mekân ve deneyim üzerinden kurdukları ilişkinin içinde farklı biçimlerde ortaya çıkan bir boyuttur.