Romulus ve Remus’un hikâyesi, Roma’nın kuruluşunu bir kardeş cinayetiyle başlatır. Ahmet Ümit’in yeni romanı ‘Roma’nın Beş Günü’ de bu eski hikâyenin izlerini bugünün Roma’sında işlenen cinayetlere taşıyor. ‘Kayıp Tanrılar Ülkesi’nden sonra yeniden karşımıza çıkan Yıldız Karasu ve Tobias Becker, Roma sokaklarında cinayetlerin peşine düşerken kendilerini hem bir soruşturmanın hem de geçmişten bugüne uzanan bir şiddet tarihinin içinde buluyorlar. Afrodisias’ın da dâhil olduğu bu öykü, insanın neden öldürdüğü sorusundan uygarlığın ne kadar ilerlediğine kadar uzanıyor. Ümit’e göre insanlık 2 bin 700 yıl önce nasılsa bugün de öyle; hatta gerektiğinde çok daha vahşi ve yırtıcı…
Romulus ve Remus’tan bugüne uzanan bu cinayet öyküsünde, Roma’nın kuruluş mitlerinin şiddetle kurduğu ilişkiyi nasıl ele aldınız?
Aslında hep kan vardı. İnsanın doğadan kopması, kendi doğasını yani kültürünü yaratması da bunu engelleyemedi. Hatta iyice vahşileştirdi; öldürmeyi, yok etmeyi örgütlü ve kitlesel hâle getirdi. Var olmak için öldürmek yahut var olanı öldürmek… Asıl mesele kendine bir yaşam alanı açmak. İtiraf etmemiz gereken hakikatlerden biri de bu, insan şiddet olmadan yaşayamıyor. Günümüzde bireylerin ilişkisinde de devletlerin ilişkilerinde de en acımasız biçimiyle sürüyor. Ne kadar inkâr edersek edelim, insanlık bu barbarlığı artık normal kabul ediyor. Yoksa Gazze’de bu kadar vahşete göz yumulabilir miydi? Benim romanımda yapmak istediğim bu vahşi hakikatle yüzleşmeyi sağlamak. Bunun farkında olmak, belki insanlığı biraz frenleyebilir.
Geçmişin bugünün suçlarını ve şiddet biçimlerini anlamamızda nasıl bir rolü olduğunu düşünüyorsunuz?
Geçmişi anlamak, sadece günümüz suçlarını ve şiddet biçimlerini çözümlemek için değil, başlı başına günümüzü anlamak için zorunludur. Geçmiş, yaşanmış bugündür; günümüzün birçok temel olgusu, eskide eğilim olarak ortaya çıkmıştır. Yaşanılan çağı kavramak, kendimizi anlamak için tarihi bilmek bir zorunluluktur. İlk şiddet ne zaman gösterildi, ilk suç ne zaman işlendi, elbette bunu bilmek mümkün değil ama nedenlerini anlayabiliriz. Asıl soru şu: Kendimizi korumak için başvurmak durumunda kaldığımız şiddet nasıl oldu da ötekileri egemenliğimiz altına almak için kullanmaya başladığımız bir araca dönüştü? İnsan doğasını anlamak için sorulması gereken bir başka önemli soru da budur: İnsan zorunlu olduğu için mi şiddete başvurmak zorunda kaldı yoksa bir güç gösterisi olarak bunu yapmaktan zevk almaya mı başladı? Romanlarımı yazarken bu meseleleri tartışmak isterim. Tartışmak isterim diyorum çünkü iyi edebiyat yanıtlar vermez sorular sorar.
Roma ile Afrodisias’ı aynı hikâyede buluşturmanızın temelinde nasıl bir tarihsel ya da düşünsel bağ vardı?
Afrodisias’ı Roma’dan ayrı düşünmek pek mantıklı değil. Çünkü Roma İmparatorluğu’nun uzun yıllar süren barış döneminde büyüdü ve gelişti. Afrodisias’ın hikâyesinin temelinde gerçek bir kişi ve gerçek bir olay var. Gerçek kişi Afrodisiaslı Zoilos. Sezar Anadolu’ya geldiği zaman köle olarak Roma’ya götürülen genç bir adam. Roma’da saraya giren, Sezar’ın ölümünden sonra ilk imparator Augustus’un yakını olan, özgürlüğü iade edilen, üstelik büyük bir servetle Afrodisias’a geri dönen ilginç bir adam. Zoilos sadece Afrodisias’a dönmekle kalmıyor aynı zamanda imparatordan aldığı büyük serveti şehri zenginleştirmekte kullanıyor. Böylece Afrodisias bir sanat kentine dönüşüyor. Zoilos bunu âşık olduğu Afrodit için yapıyor, oysa romanda anlattığım günümüz aşkında ise Türkiye’den bir servet Roma’ya kaçırılıyor. Birbirine âşık olduğunu söyleyenler birbirlerini öldürmeye kalkıyor. Şüphesiz ki antik Roma günümüzden daha acımasız bir yer değildi, ama kendilerini aşkları için, idealleri için feda edecek kişiler daha fazlaydı. Ki Zoilos bunun çok iyi bir örneğidir. Geçmişten bu yana insanın birçok duygusu da değişime uğradı.
Afrodisias, Türkiye’de çok önemli bir antik kent olmasına rağmen kamuoyunun gündemine Roma kadar sık girmiyor. Afrodisias’ın bu romanın dünyasına girmesi sizin için aynı zamanda Türkiye’nin arkeolojik geçmişine yeniden bakma imkânı mıydı?
Geçmişimiz bizi belirler. Ülkemiz, tarihî ve kültürel açıdan muhteşem bir zenginliğe sahip. Hititlerden Antik Yunan’a, Roma’dan Osmanlı İmparatorluğu’na kadar çok dilli, çok dinli, çok renkli uygarlıklara ev sahipliği yapmış. Ev sahipliği yapmış deyince bunun geçmişte kaldığı düşünülmesin. Eğer Hititler olmasaydı Antik Yunan kültürü eksik kalırdı, eğer Roma İmparatorluğu olmasaydı Osmanlı İmparatorluğu olmazdı. Bu tarihsel geçişlerin, bu uygarlık miraslarının farkında olmanın, kendimizi tanımak açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir zamanlar İngiltere’den Mısır’a kadar Roma coğrafyasının her yanına heykel yollayan Afrodisias kentini böyle okumamız gerekir.
Yıldız Karasu ve Tobias Becker’i yeniden okurun karşısına, romana çağırmanızın nedeni neydi?
Bugüne kadar 16 roman yazdım, bu romanların çoğunun mekânı kendi ülkemdi ama dünyanın farklı kentlerini de anlatılarıma sahne yapmak istiyordum. ‘Kar Kokusu’ romanımda bunu denedim, bir zamanlar yaşadığım Moskova’yı anlattım. Bu cüret hoşuma gitti, yıllar sonra ‘Kayıp Tanrılar Ülkesi’nde bu kez Berlin’i yazdım. O romandan sonra iyice cesaretlendim, arada bir dünyanın başka kentlerini anlatmaya karar verdim. Bunu yapmak için elimde iki karakterim vardı: Berlin cinayet masasından Başkomiser Yıldız Karasu ile Komiser Tobias Becker. Onları bir görev için Roma’ya getirdim, amacım bu tarihî kenti ve payitahtlık yaptığı Roma İmparatorluğu’nu anlatmaktı. Son derece işlevli oldular, romanımı yazarken bana muhteşem olanaklar sundular. Türk kökenli bir kadın polisle, bir Alman polisin birlikteliği çağımızın sorunlarını anlatmak için yepyeni alanlar açtı bana. Elbette onları Roma’da da bırakmayacağım, birkaç roman sonra başka bir yurt dışı göreve çağıracağım ki yazmak istediğim yabancı bir kenti daha anlatabileyim.
Romanı yazarken bugünün dünyasında sizi en fazla rahatsız eden çürüme biçimi neydi?
Romanın bir yerinde, Yıldız, Hamlet’e gönderme yapan bir cümle kurar. “Artık dünyanın her yerinde çürümüş bir şey var” der. Gerçekten de öyle; günümüz, insanın maddi manevi tükenişine tanıklık ediyor. Sadece öteki canlıları, insan kardeşlerimizi ortadan kaldırmakla kalmıyoruz, doğayı da yok ediyoruz. Bunu yaparken anlamı öldürüyoruz, hayatı değersizleştiriyoruz. Sadece var olmakla yetiniyoruz, nasıl var olduğumuzun, niye yaşadığımızın hiçbir önemi kalmıyor. Hâl böyle olunca ortada yaşamaya değer bir hayat da kalmıyor. Bu gidişatı durdurmaya karar versek, bunun için uğraşsak, mücadele etsek belki yine acılar çekeceğiz ama insanlığımı yitirmeyeceğiz. Bugünkü çürüme, farkında olmamıza rağmen değiştirmeye kalkışmamamızdan ileri geliyor. Haklı olanın yanında durmak yerine güçlüye biat etmekten geliyor. Bu bizim ruhumuzu öldürüyor, irademizi çürütüyor, masumiyetimizi elimizden alıyor, sevincimizi çalıyor. O yüzden bütün yeryüzünü bir mutsuzluk dalgası sarmış durumda.
“İnsanlığın aptallaşma seviyesini küçümseme” cümlesinde insanın ilerleme fikrine yönelik duyulan kuşkuya karşı siz insanlığın ilerlediğine inanıyor musunuz?
İnsanlık üç büyük devrim yaşadı. İlki avcılık-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçiş, yani tarım devrimi. Yaklaşık 12 bin yıl önce gerçekleşti. 2’ncisi kol gücünün makinelere yaptırılması, yani sanayi devrimi, yaklaşık iki yüz yıl önce gerçekleşti. 3’üncüsü ise düşünce gücünün makinelere devredilmesi, yani dijital devrim, şu anda gerçekleşiyor. Bunların hepsi büyük sıçramalar, büyük ilerlemeler ama biz 3’üncü büyük devrimden bahsederken korkuyla titriyoruz. Yarattığımız yapay zekânın bizi ortadan kaldırma ihtimalinden söz ediyoruz. Böyle baktığımız zaman gerçek bir ilerlemeden söz edebilir miyiz? İnsan henüz ne doğayla ne de kendi yarattığı doğayla başa çıkabilecek bir anlayış geliştirebildi. O yüzden toprağı, denizi, havayı, öteki canlıları ve insan kardeşlerimizi yok ediyoruz. Kendi yarattığımız makinelerden korkuyoruz, kendi teknolojimizden kuşku duyuyoruz çünkü geçmiş pratiğimiz hiç de iç açıcı değil. Yaratmak kadar yıkmak konusunda da harikalar yaratmışız, çoğu zaman başarılarımız öteki saydıklarımızın mutsuzluğu ve kanı üzerinde yükselmiş. Ama ilerleme yok mu, elbette var, fakat bu ilerleme insanlığın ve hayatın hatta gezegenimizin sonunu getirecekse, ne yararı var?