Bir bütünü oluşturan parçaların birbirine benzemesi şart mı? Bazen yan yana duran iki farklı dünya, aralarındaki mesafeye rağmen birbirini tamamlayan başka bir bütünlük yaratabilir. Sanat da tam burada, farklı seslerin aynı çatı altında birbirini dönüştürmeden yan yana durabildiği bir alan açıyor.
Bu fikirden yola çıkan ‘KANZEN’, Japoncada ‘tamlık’, ‘bütünlük’ ve ‘eksiksizlik’ anlamlarına gelen adıyla, farklı olanın kendi bütünlüğünü koruyarak bir arada var olabileceği fikrine bakıyor. Chi Art Gallery, Hayal Köseoğlu, Serap Görünme ve Mehmet Sinan Kuran’ın fotoğraf, resim ve çizim üzerinden şekillenen üç ayrı dünyasını aynı sergide buluşturdu. 10 Ekim tarihine kadar ziyarete açık olan sergide Hayal Köseoğlu, oyuncu kimliği dışında başka bir ifade alanına açılan kapısını aralıyor. Akrilik boya ve tuvalle kurduğu dünyada, kelimelerin ve rollerin dışında kalan duygulara yer açan sanatçı, ‘KANZEN’ ile ilk kez bir sergide çalışmalarını izleyiciyle buluşturuyor. Köseoğlu ile tuvalin başında kurduğu dünyayı, resme dönüşünü ve üretme biçimini konuştuk.
Resim sizin hayatınızda oyunculuktan çok daha önce varmış. Çocuklukta başlayan bu ilgi, yıllar içinde nasıl bir ilişkiye dönüştü?
Aslında hepsi aynı anlarda vardı hayatımda. Beş yaşında da çocuk tiyatrosunda oynuyordum. Ama resim yaparken üretiminizle baş başasınız. Bu, oyunculuğun tam zıttı ve insana inanılmaz bir özgürlük veriyor. Geçen senelerde, yaratım sürecimde bunun ihtiyacını hissetmiş olmalıyım ki aç, susuz gibi tekrar resme başladım.
Bahsettiğiniz bu özgürlük, kendinize ait olanı doğrudan ifade edebilmekle mi ilgili?
Dediğim gibi, yaratımda özgürlük çok önemliydi. Özel hayatımda da zor bir süreçten geçiyordum. İçimde sıkışıp kalan, kendime ait duyguların bir çıkış yerine ihtiyacı vardı.
Oyunculuk sizin kendinizden başka birinin dünyasına girmenizi sağlıyor. Resim yaparken ise böyle bir mesafe yok. Tuvalin başında kendi dünyanızla baş başa kalmak nasıl bir deneyim?
Oyunculukta yarattığınız şey üzerinde ister istemez çok fazla denetim var. Bir kere ne kadar kendinizden bir parça olsa bile başkasının hikayesini anlatıyorsunuz. Ama yaptığınız resim sizin hikayeniz, sizin bilincinizin uçuşmaları, hatta çoğu zaman bilinçaltınızın.

Çalışmalarınızda Overthinking, Rage, Medusa gibi güçlü çağrışımları olan isimler görüyoruz. Bir resme başlarken önce bir duygu ya da düşünce mi geliyor, yoksa ne anlatmak istediğinizi resim ilerledikçe mi keşfediyorsunuz?
Aslında aklıma direkt görsel olarak geliyor. Ben uzun süredir terapiye giden, özellikle de son yıllardır psikanalitik psikoterapi deneyen bir insan olarak kendi beynimin bilinç akışına güvenmeyi öğrendim.
Resimlerinizde kendi deneyimlerinizden ve duygularınızdan izler var. Tuvale aktardığınız şeylere sonradan baktığınızda, “Ben aslında bunu da taşıyormuşum” dediğiniz oluyor mu?
Evet. Bazen şaşırıyorum. Özellikle resimlere son anda ekleme ihtiyacı duyduğum detaylar şaşırtıyor kimi zaman beni. Biraz düşününce ne anlama geldiklerini anlıyorum ama.
Sergiye dahil edilen eserleri bir araya getirirken nasıl bir ortaklık gördünüz? Bu resimler belirli bir dönemin ürünü mü, yoksa zamana yayılan bir birikim mi?
Hepsinin arasında çok süre var ve hepsi özel hayatımdaki çok farklı dönemlerde yapıldı. Ama benim için hepsinin ortak noktası ruhun bilinçten özgür kalabilmesiyle alakalı.
Şimdi ilk serginizi de açmışken, resmin hayatınızda bundan sonra nasıl bir yer kaplamasını istiyorsunuz? Daha düzenli bir üretim sürecine mi dönüşsün, yoksa oyunculuğun yanında size ait ayrı bir alan olarak mı kalsın?
Açıkçası serginin verdiği neşe bağımlılık yapmış olabilir bende. Sanki sürekli sergim olsa da açılışını yapsam gibi bir his oluştu içimde. Üretimimi hızlandırdı mesela. Bence resmin en güzel yanı herkeste farklı bir şey çağrıştırması. Çünkü subjektif bir şey olduğu için tuvaldeki, her zaman bana ait olarak kalıyor.
İlk serginizle birlikte oyuncu olarak tanıdığımız Hayal Köseoğlu’nun başka bir tarafı da görünür hale geliyor. Sizce bu sergi, sizin daha önce çok göstermediğiniz hangi tarafınızı ortaya çıkarıyor?
Bence oyunculukta da kimi zaman gördüğümüz daha karanlık tarafıma ufak bir mercek tuttu bu sergi. Daha bireysel, varoluşa dair dertlerimi, bakış açımı ilk defa göstermişim gibi hissediyorum. Kelimelerle ifade etmek zor.
Oyunculukta başkalarıyla birlikte bir hikâyenin parçası olmak, resimde ise hikâyenin tamamen size ait olması… Bu iki farklı alanın arasında gidip gelmek, üretme biçiminizi nasıl etkiliyor?
Kreatif kontrol, içten içe her oyuncunun sahip olmak istediği bir şeydir bence. Tabii ki şahane bir his. İnsan akan bir su gibi hissediyor. Ama sanatın her dalının ifade biçminin kendine ait bir büyüsü var bence. Oyunculukta da büyülü olan kollektif bir şey olması zaten. Hep beraber bir hikayeyi anlatmaya baş koymak. Resim ise bambaşka.
