Plazadaki odasına çekilip aynı dosyaya, aynı iş fikrine bakıp bakıp ilk adımı atamayanlar…
Yeni bir teklif alıp her gün “yarın” deyip seçimlerini erteleyenler…
Fırsat kapıyı çaldığında, şüphe ile korku arasında gidip gelenler…
Yıllardır mutsuz olduğu bir ilişkide kalıp, gitmekle kalmak arasında sıkışanlar…
Başka bir yere taşınma fikriyle yıllarını geçirenler…
Mail taslağını defalarca yazıp silip, “Gönder” tuşuna bir türlü basamayanlar…
Bir restoranda menüyü defalarca baştan sona okuyup yine de sipariş veremeyenler…
Bir mağazada dolaşıp, deneyip, elindekini yerine bırakıp çıkanlar…
“Biraz daha hazır olayım” deyip hayatını sürekli askıya alanlar…
Küçük ya da büyük, zordur karar vermek. İnsan kendini kapana kısılmış gibi hisseder.
Sanki ortada görünmeyen bir savaş vardır; bir seçeneğe yürürken, diğeri pusuda bekliyordur. Tam “işte bu” dediğin anda, vazgeçtiğin ihtimal daha parlak, daha cazip görünmeye başlar.
Kararsızlığın bedeli ağır bir yükü taşımak gibidir; enerjiyi emer, zihni yorar, kalbi sıkıştırır.
Alınamayan her karar, titrek adımlarla ilerleyen, özgüveni yarım kalmış bir bireyin habercisidir.
Bu yüzden karar verebilmek, bu karar üzerine harekete geçebilmek önemlidir.
Başarılı bir birey, ilham veren bir lider olmanın ön koşulu karar verebilmektir. Karar vermek sadece bir tercih değildir, aynı zamanda kendi kaderini çizme cesaretidir. Herkesin sustuğu yerde sorumluluk alabilmek, herkes beklerken adım atabilmektir. Dış faktörlerin değil, kendi yarattığın hikâyenin başlangıcıdır.
“Biraz daha deneyim kazanayım” diye beklenen terfilerin, “Şartlar olgunlaşsın” denilerek rafa kaldırılan hayallerin ilacıdır karar verebilmek…
Napolyon Bonaparte şöyle der:
“Hiçbir şey, karar verebilme yeteneğine sahip olmak kadar zor ve onun kadar kıymetli değildir.”
İhtiyaç duyulan, karar alacak ve o kararı uygulamaya koyacak cesarettir. Karar vermek doğuştan gelen bir meziyet değildir. Bir kas gibidir; kullanıldıkça güçlenir, ihmal edildikçe zayıflar. Küçük kararları başkalarına emanet edenler, gün geldiğinde büyük kararların ağırlığı altında ezilir.
Peki, insan nasıl daha kararlı olur?
Karar vermenin tek adımlı bir süreç olduğu sanılır. Oysa karar vermek, üç aşamalı bir yolculuktur:
İlk aşama karar almaktır; ne istediğini bilmek ve bu isteğe göre yönünü belirlemektir.
İngilizce’de “karar” anlamına gelen “decision” kelimesinin kökeni Latince’ye dayanır ve “cut off”, yani “kesip atmak” anlamına gelir. Başka bir deyişle karar almak, diğer tüm ihtimalleri zihinden silmektir.
İkinci aşama, alınan karara koşulsuz bağlanmaktır. Alınan kararın sadece o an için değil, uzun vadede de arkasında durabilmektir. Bu bağlılığın sırrı motivasyon değildir. Asıl belirleyici olan, yeteri kadar nedene sahip olmaktır. Nedenleri güçlü olan insan, zorluklarla karşılaştığında geri adım atmaz.
Üçüncü aşama ise çözüme ulaşılacağına inanmaktır. Alınan ve uygulamaya konulan kararı, henüz sonuçlanmamış olsa bile, olmuş gibi kabul etmektir. İşte o andan itibaren anksiyete yerini huzura bırakır. İç savaş sona erer. Artık geri dönüş yoktur. “Ya olmazsa?” sorusu ortadan kalkar.
Ve bu noktadan sonra insan, hedefe giden yolu bulamazsa… Onu yaratır.
Bu üç aşamayı içselleştirenler; mükemmellik arayışını geride bırakıp karar vermeyi başarır.
Goethe’nin dediği gibi:
“İnsan bir konuda karar alıp kendini tamamen adadığında, Tanrı da harekete geçer.
Dünya ikiye ayrılır ve ona yol verir.”
Kendi kaderine hükmetmek, hayatın dümenine geçmek, çevrede bulunanlara ilham olmak için uzun süredir ertelenen küçük ya da büyük kararları bu hafta almanız dileğiyle…