Yılın “özel” günleriyle aram eskiden beri iyi değildir. Biraz hayatın tekdüzeliğinden kurtulmak, biraz da ticareti pompalamak için uydurulmuş takvim oyunları gibi gelir bana. Böyle zamanlarda asıl yorucu olan beklentilerdir.
Giderek büyüyen, neredeyse hiçbir zaman tam karşılanamayan beklentiler…
Normal bir günde küçük bir sürpriz, içten bir gülümseme yaratırken, “özel” denilen günlerde yapılanlar bir süre sonra yetmemeye başlar.
Bitmek bilmeyen hazırlıklar, “şunu da yapmalıydık”, “böyle olmaz”lar…
İşin içine eş dost baskısı ve sosyal medya girdiğinde, keyifle yaşanması gereken günler bir yarışa dönüşür.
Kim daha iyi kutladı, kim daha çok harcadı, kim daha mutlu göründü…
Kutlamayla, neşeyle, umutla geçmesi beklenen bir gece; çoğu zaman zorlama kalabalıkların, pahalılığın ve gösteriş merakının sahnesine dönüşür. Herkes “daha fazla” eğlenmeye, “daha fazla” mutlu olmaya çalışır.
İşte tam da bu yüzden yılbaşlarını kalabalık ve popüler yerlerden uzakta geçirmeyi tercih ederim.
Herkesin akın ettiği değil; yazın tüketilip kışın unutulan yerleri bulurum.
Kendisiyle kavga etmeyen mekânları… Kimseye bir şey ispatlamaya çalışmayan yerleri…
Yıllar önce Portofino’da tam da böyle bir yılbaşı gecesi geçirmiştim. Yeni yıla, oranın yerlileriyle birlikte girmiştik. Sade ve keyifliydi. Bangır bangır bağıran müzik yoktu. Ne patlayan konfeti yağmurları ne de alkolün etkisiyle kavga çıkarmaya çalışanlar vardı. Deniz kenarında, sadece bir kemanın içten sesi vardı. Abartısız, sakin, gerçek…
Geçen hafta yeni yıla Bodrum’da benzer bir duygunun peşinde girdim.
Kendime göre, dingin; odamın balkonundan denizin sesini duyabileceğim, sağlıklı yaşamayı önceleyen bir otel buldum.
Gösterişe kaçmayan, insanın ihtiyacını sezebilen, özenle dokunmuş bir misafirperverlik vardı.
Bu satırları da tam olarak o huzurun; insanı acele ettirmeyen, düşünmeye alan açan bir sessizliğin içinden yazıyorum. Masamın hemen karşısında Ege’nin o bildik ama her seferinde insanı yeniden büyüleyen maviliği var.
Güneş hem doğuşunda hem batışında gökyüzünü boyuyor; adeta bir renk şöleni sunuyor.
Bu sessizlik ve manzaradan ilham alarak, geçen yılın muhasebesini yaptım.
Ay ay geride bıraktığım yıla yeniden baktım.
Geçen yıl çekilen fotoğraflarda donup kalan anlardan bana kalan duyguları hatırladım. O anları yeniden hissettim. Sevdiklerimle paylaştığım kahkahaları, bakışları, yarım kalmış cümleleri bir kez daha yaşadım.
Sonra, yılın son perdesinde, kendime birkaç dürüst soru sordum.
Bütün bir yıla baktığında kim oldun?
Endişeli, çekingen, tedirgin biri mi?
Yoksa bütün zorluklara, sıkıntılara ve korkulara rağmen yola devam etme cesaretini gösterebilen biri mi?
Dışarıdan gelen tüm karşıt baskılara rağmen, kendin olarak kalabildin mi?
Peki, önümüzdeki yıl kim olacaksın?
Sağlıklı yaşamayı sürdürüp, enerjini korumayı önceliklendirecek misin?
Kaliteli ve anlamlı ilişkiler kurmak için gerçek gücün sevgi olduğunu hatırlayıp onu öne koyabilecek misin?
Kendini geliştirmek için hangi becerileri güçlendirmelisin?
Emin adımlarla ilerleyebilmek için hangi inançları geride bırakmalı, hangilerini büyütmelisin?
Yeni yıl, insanın kendine bu soruları dürüstçe sorabilme cesaretidir.
“Daha fazla”nın peşinden koşmak yerine, “daha anlamlı” olanın seçilmesidir. Daha derin, daha sahici bağlar kurmaktır.
Yeni yıl, dışarıdaki gürültüye değil, kalbin sesine kulak vermektir.
Herkesin temposuna yetişmeye çalışmak yerine, öz ritmi keşfetmektir.
Yeni yıl... Hepsinden önemlisi, tüm insanların en çok ihtiyacı olan sevgiyi kucaklamaktır…