Amerika’da çalışmaya başladığım ilk yıllardı. Kariyerimin başındaydım. Bir finans kurulusunda çalışıyordum. Bir yöneticim beni karşısına aldı ve hiç dolandırmadan şunu söyledi: “Hedeflerini tutturmak için ne gerekiyorsa yapmalısın. Ne gerekiyorsa!”
Ne gerekiyorsa sözünü vurgulamasından anladım ki aksi halde bunun bir bedeli olacaktı. Bir diğeri daha da netti. Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu: “Burada olma sebebin para kazanmak. Hepimiz bunun için buradayız.”
İlk duyduğumda şaşırmıştım. Hatta içimden itiraz etmek gelmişti. Ama zamanla fark ettim ki bu sözler münferit değildi; bir yönetim dilinin, yerleşik bir zihniyetin özetiydi. Birçok yönetici için motivasyon tam olarak buydu: Kısa. sert ve tartışmasız.
Başta kulağa mantıklı da geliyordu. Sonuçta kapitalizmin beşiği sayılan bir ülkeden söz ediyoruz. Şirketlerin ayakta kalabilmesi için kâr etmeye ihtiyacı vardır. İnsanların hayatlarını sürdürebilmesi için de para kazanması gerekir. Buna kim itiraz edebilir? Para elbette önemlidir.
Hayatı kolaylaştırır. Zaman kazandırır. Seçenekleri artırır.
Ancak zamanla bu durum zihnimi ve daha çok da kalbimi rahatsız eden sorulara dönüştü:
Gerçekten bu kadar mıydı? Biz bu kurumlarda yalnızca para kazanmak için mi çalışıyorduk?
Eğer bir kurumun varlık sebebi sadece hedefleri tutturmak, sadece daha fazla kazanmaksa; neden bu kadar çok “başarılı” insanın içinde aynı his dolaşıyordu: Tükenmişlik, mutsuzluk, anlamsızlık…
Aynı dönemde üniversitede eğitimime de devam ediyordum. ‘İşletme ve Ekonomi’ derslerinde okuduğum kitaplar, sınıfta yapılan tartışmalar, yöneticilerimden duyduğum cümleleri adeta teyit ediyordu. Sanki herkes aynı yerden konuşuyor, aynı ezberi tekrar ediyordu.
“Şirketlerin sosyal ya da ahlaki bir sorumluluğu yoktur. Tek sorumlulukları kârı maksimize etmektir.”
Aslında bu yaklaşımın arkasında, Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman vardı. Friedman’a göre bir şirketin topluma karşı vicdani bir sorumluluğu olamazdı. Şirketin görevi açıktı: Hissedarına daha fazla kazandırmak.
Bu bakış açısı uzun süre işe yaradı. Rakamlar büyüdü. Şirketler devleşti. Borsalar coştu. Ancak zamanla başka bir gerçek daha net biçimde ortaya çıktı. Bu sistemin, bu öğretinin içinde yaşayan insanlar giderek mutsuzlaştı. Tükendiler. Yaptıkları işe olan inançlarını, tutkularını kaybettiler.
Tüketici ise bu etik yozlaşmanın içinde, çoğu zaman farkına bile varmadan kandırıldı. Rakamlar büyürken güven eridi. Markalar güçlenirken anlam zayıfladı.
İşin ironik yanı, bu öğretinin içinde büyüyen ve onu yıllarca en güçlü şekilde savunan isimlerden biri olan General Electric’in efsanevi CEO’su Jack Welch bile yıllar sonra şu cümleyi kurmak zorunda kaldı: “Bir şirketin amacı hissedara para kazandırmak değildir. Bu bir sonuçtur.
Asıl amaç müşteriyi mutlu etmektir.”
Belki geç kalınmış bir itiraftı. Önemliydi… Ama hâlâ eksikti.
Çünkü yalnızca müşteri mutluluğunu merkeze alıyordu; oysa oraya giden yolun, o ürünü tasarlayan, üreten ve satışını yapan çalışanların hayatlarını zenginleştirmekten geçtiğini gözden kaçırıyordu.
İnsan, sabah yatağından yalnızca para için kalkmaz. İnsan anlam için harekete geçer: Katkı vermek, faydalı hissetmek, değer görmek ister.
Bir kurumun asıl görevi yalnızca kâr üretmek değildir. Çalışanına anlam kazandırmak, müşterisinin hayatına değer katmaktır.
Sadece paraya odaklanan kurumlar itaati geçici olarak sağlayabilir; ancak sadakati, güveni ve gönülden bağlılığı asla yaratamaz.
Bugün iş hayatında ‘lider’ ilham veren kişidir.
Tam da bu noktada yöneticilerin kendilerine dürüstçe şu soruları sormalı ve yanıtlamalı:
- Kâr mı yoksa insan mı biriktiriyorum?
- İnsanların hayatına değer mi katıyorum, yoksa sadece gösteri mi yapıyorum?
- İlham mı veriyorum, yoksa egolarıma mı teslim oluyorum?