Ed Stafford hayranları ekran başına. Stafford yine ilginç coğrafyalarda ancak bu kez kadim ritüellerin ardındaki zorlukları, acıyı ve bu toplumlarda olgunlaşmanın neden hayati olduğunu anlamak için kendini tamamen geleneksel kültürlere adıyor. Program, DMAX’te pazar günleri 18.30’da ekrana geliyor.
‘Rite of Passage’ yani ‘Cesaret İsteyen Ritüeller’’i izlerken, sizi görmeye alıştığımız klasik hayatta kalma programlarından farklı bir yere gittiğinizi gördüm. Bu kez daha çok yetişkinliğe geçiş fikrine odaklanıyorsunuz. Bu temayı hayatınızın bu döneminde tercih etmenizin nedeni ne oldu?
Aslında bu fikir uzun zamandır aklımdaydı. Discovery’ye götürdüğümde beni en temelde rahatsız eden bir şey vardı: Dünya liderlerinin, özellikle Batı’dakilerin ama aslında genel olarak hepsinin, fazlasıyla olgunlaşmamış olması. Modern toplumun, gençleri sorumlu yetişkinlere dönüştüren o kültürel olgunlaşma süreçlerini kaybettiğini fark ettim. ‘Rite of passage’ları inceledikçe bunun bir güç gösterisi olmadığını; gençliğin bencilliğini geride bırakıp sorumluluk ve topluluk bilincini benimsemekle ilgili olduğunu gördüm. Çekimler bittikten sonra bile dünya daha da karmaşık bir hâl aldı. Bu yüzden, bu kaos içinde bizi ayakta tutan temel değerleri hatırlatmanın çok zamanlı olduğunu düşündüm. Üstelik bu ritüeller son derece sinematografik ve güçlü; anlamlı bir mesajı etkileyici bir anlatıyla sunma imkânı veriyor.
Bu programda “yalnız kurt” imajınızdan biraz uzaklaşıp bir topluluğun parçası oluyorsunuz, yardım alıyorsunuz. Bu bilinçli bir yön değişimi miydi?
Aslında bu bir veda değil, daha çok repertuara yeni bir şey eklemek gibi. Hâlâ hayatta kalma temalı işler yapıyorum ve yapmaya devam edeceğim. Ama bir süredir toplumun yanlış anlaşılan kesimleriyle ilgili belgeseller de yapıyorum. Bu tür programları seviyorum; hızlıca güven kazanmak, insanların hayatlarının içine girip gerçekten ne yaşadıklarını anlamak hoşuma gidiyor. 50 yaşıma yeni girdim ve bu iş biraz daha belgesel, biraz daha gözlemci bir yerde duruyor. Ama bu, diğer işleri bırakacağım anlamına gelmiyor; sadece yeni bir katman ekleniyor.
İzlediğim kadarıyla bu ritüellerde acı tekrar eden bir unsur. Sizce acı bu topluluklarda ne öğretmeyi amaçlıyor?
Acı, hayattaki zor şeylerin bir temsili aslında. Zor olanı ertelediğinizde sorunlar birikir; yüzleştiğinizde ise olgunlaşırsınız. Bu ritüeller, gençleri zorlukla doğrudan yüzleşmeye alıştırıyor. “Bu zor olacak ama bunun içinden geçeceğim” diyebilmek, gençlere kendi sorumluluklarını almayı öğretiyor.
Brezilya’da giydiğiniz karıncalı eldivenleri izlerken içim kötü oldu. O kadar küçük yaştaki çocukların da bunu yapması inanılmazdı.
O çocuk 12 yaşındaydı ve ilk kez katılıyordu. Bu, o tören için bile genç bir yaş ama gösterdiği olgunluk etkileyiciydi. Ne olacağını biliyordu, acı çekeceğini kabul etmişti. Her eldivende 80 tane mermi karıncası var; her biri akrep sokması kadar acı veriyor. Buna rağmen olağanüstü bir sakinlikle yaptı. Bu da meselenin güç göstermek olmadığını kanıtlıyor. Ayrıca kadınların törendeki rolü de çok etkileyiciydi. Ben yorulup dağıldığımda, özellikle kadınlardan gelen şefkat ve destek, bunun sadece dayanmakla değil, kırılganlığı kabul etmekle ilgili olduğunu gösterdi. Olgunlaşmanın önemli bir parçası bu.
Dört çocuk babası olduğunuzu bildiğimden sormak isterim; kendi çocuklarınızın böyle bir ritüelden geçmesini ister miydiniz?
Bu zaten programın sorduğu ana soru. Hepimiz çocuklarımızı her türlü zorluktan korumak istiyoruz ama belki de hayatlarında aşmaları gereken bir eşik olması onlara iyi gelir. Brezilya’daki çocuk için 12 yaş doğru bir zaman gibi görünüyordu ama her kabile şunu söyledi: Yaş değil, bireyin olgunluğu önemli. Ben isterdim. Nasıl bir formatta olur bilmiyorum ama en basit hâliyle bile, istemediği bir sorumluluğu üstlenmek bir geçiş ritüeli aslında.