ŞERİF YENEN
Bir önceki yazıda Friglerin izini Gordion’dan Frig Vadisi’ne sürmüştük. Bu hafta Demir Çağı Anadolu’sunun Batı Anadolu’daki önemli halkasına, Lidyalılara bakıyoruz. Urartular dağlık Doğu Anadolu’da suyu ve kaleleriyle, Frigler Orta Anadolu’da kayaya oydukları anıtları ve Ana Tanrıça kültüyle öne çıkmıştı. Lidyalılar ise zenginlik, ticaret, maden ve para kavramlarıyla tarihte ayrı bir yer tutar.
Lidya ülkesi bugünkü Manisa, Salihli, Alaşehir, Kula ve Uşak çevresini içine alan geniş bir iç Batı Anadolu coğrafyasında şekillendi. Denize kıyısı olmayan bir kara krallığıydı; ama Ege dünyasıyla sürekli temas halindeydi. Gücünü verimli topraklardan, ormanlardan, madenlerden ve yollar üzerindeki stratejik konumundan aldı. Sardeis yakınlarından geçen Paktolos Çayı’nda bulunan altın-gümüş alaşımı elektron, Lidya zenginliğinin en çok anılan kaynağıydı. Tarihte ilk altın ve gümüş sikkeleri basanların Lidyalılar olduğu kabul edilir. Bu bilgi bile, bu rotayı Anadolu tarihinin en özel duraklarından biri haline getirmeye yeter.
SARDEIS’İ ANLAMANIN ANAHTARI ZENGİNLİKTİR
Bu yolculuğa başlamak için en uygun nokta İzmir’dir. İzmir’den Salihli yakınlarındaki Sardeis’e araçla yaklaşık bir buçuk saatte ulaşılır. Sardeis, Lidya Krallığı’nın başkentiydi. Bugün ören yerinde dolaşırken farklı dönemlerin izleri üst üste gelir: Lidya, Pers, Helenistik, Roma, Bizans…
Sardeis’i anlamanın anahtarı zenginliktir. Kral Alyattes döneminde elektron sikkeler basılmış, Kral Kroisos döneminde altın ve gümüş ayrı ayrı sikke haline getirilmiştir. Kroisos’un Doğu dünyasında “Karun” adıyla anılması ve “Karun kadar zengin” deyiminin yaşamaya devam etmesi boşuna değildir.
Ören yerinde Artemis Tapınağı mutlaka görülmeli. Antik dünyanın büyük tapınaklarından biridir. Gymnasion ve sinagog bölümü ise Roma döneminde Sardeis’in hâlâ ne kadar canlı ve zengin bir kent olduğunu gösterir. Sardeis aynı zamanda Hıristiyanlık tarihinde Yedi Vahiy Kilisesi’nden biriyle de ilişkilidir. Burada gezerken tek bir uygarlığa değil, yüzyıllar boyunca önemini korumuş bir Anadolu kentine bakarsınız.
KRALLARIN SESSİZ MEZARLARI
Sardeis’ten sonra Bintepeler’e gitmek gerekir. Marmara Gölü ile Gediz Irmağı arasında uzanan bu alan, Lidya kraliyet mezarlığıdır. Burada yüzlerce tümülüs bulunur. Bintepeler’in en büyüğü Kral Alyattes’e ait olduğu düşünülen tümülüstür. Herodotos bu mezarı antik dünyanın en görkemli yapılarından biri olarak anlatır. Bugün bu alana bakarken ilk anda sakin bir ova görürsünüz. Ama neye baktığınızı bilirseniz manzara değişir; bütün ova kralların, soyluların ve zengin Lidyalıların sessiz mezarlığına dönüşür.
Lidya tümülüsleri Frig geleneğiyle akrabadır ama kendi karakterini oluşturur. Friglerde ahşap mezar odaları öne çıkarken, Lidya mezarlarında taş işçiliği ve ana kayaya oyulmuş odalar daha belirgindir. Mezarlarda takılar, aynalar, içki ve yemek kapları bulunur; silahlara rastlanmaması da dikkat çekicidir.
‘KARDEŞ SEVGİSİ’NDEN YANIK ÜLKEYE
Sardeis’ten sonra ana hattı doğuya çevirdiğinizde Kula’ya ulaşırsınız. Alaşehir ise bu rotaya güneydoğu yönünde kısa bir sapmayla eklenebilir; antik Philadelpheia kimliği ve Yedi Vahiy Kilisesi bağlantısı nedeniyle bu küçük sapmayı hak eder. Alaşehir’in antik adı Philadelpheia’dır. Kent, Pergamon Kralı II. Attalos tarafından MÖ 189’da kardeşi II. Eumenes’e ithafen kurulmuştur. II. Attalos’un kardeşine duyduğu sevgi ve bağlılık nedeniyle kente “kardeş sevgisi kenti” anlamına gelen Philadelpheia adı verilmiştir.
Alaşehir’den sonra Kula’ya doğru ilerlemek gerekir. Kula, Lidya rotasının en karakterli duraklarından biridir. Volkanik arazi yapısı nedeniyle “yanık ülke” olarak bilinir; siyah lav alanları, cüruf tepeleri ve bazalt dokular, bölgeye Anadolu’da pek alışık olmadığımız bir görünüm verir.
Kula’nın asıl güzelliği ise eski kent dokusunda ortaya çıkar. Dar sokakları, cumbalı evleri, ahşap işçiliği, taş duvarları ve avlulu konutlarıyla Kula, Batı Anadolu’nun iyi korunmuş Osmanlı yerleşimlerinden biridir. Burada yürürken gündelik hayatın izlerini takip edersiniz. Evlerin cepheleri, sokakların ölçeği ve yavaş akan zaman duygusu, Kula’yı rotanın en sıcak duraklarından biri yapar.
Kula çevresi, UNESCO Küresel Jeoparkı kapsamındaki Kula-Salihli Jeoparkı ile de önem taşır. Volkanik arazi, lav akıntıları ve peri bacalarını andıran oluşumlar, bölgenin jeolojik geçmişini görünür kılar. Yol üzerindeki Taşyaran Kanyonu da mutlaka görülmeli. Su ve zamanın kayayı nasıl şekillendirdiğini gösteren etkileyici bir doğal oluşumdur. Kanyonda kısa bir yürüyüş bile bu rotanın ritmini değiştirir.
Kula’da leblebi, güveç, hamur işleri ve yerel ev yemekleri de rotanın lezzet tarafını güçlendirir. Bu nedenle Kula’yı yalnızca geçilecek bir yer gibi değil, yürüyerek ve tadına bakarak gezilecek bir Anadolu kasabası olarak düşünmek gerekir.
KARUN HAZİNELERİ’NİN İZİNDE YOLCULUK
Bu rotanın en önemli duraklarından biri Uşak Müzesi’dir. Lidya uygarlığını anlamak isteyenlerin burada mutlaka zaman geçirmesi gerekir. Müzenin en önemli bölümü, halk arasında Karun Hazineleri olarak bilinen Lidya eserleridir.
Bu eserler 1960’larda kaçak kazılarla çıkarılmış, yurt dışına kaçırılmış ve uzun bir hukuk mücadelesinden sonra Türkiye’ye iade edilmiştir. Altın ve gümüş eserler, takılar, kaplar ve mezar armağanları Lidya seçkinlerinin zenginliğini gözler önüne serer. Sardeis’te paranın doğuşunu düşündükten sonra Uşak Müzesi’nde bu zenginliğin maddi dünyasını görmek rotayı tamamlar.
KANYONLARIN ÜSTÜNDE BİR ANTİK ŞEHİR
Uşak’a gelmişken Blaundos Antik Kenti’ni de programa eklemek gerekir. Kent, Ulubey Kanyonu çevresindeki yüksek bir plato üzerine kurulmuştur. Strabon burayı Lydia ile Phrygia sınırına yakın bir kent olarak anlatır. Bugün görülen kalıntıların çoğu Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine aittir; ama coğrafyanın kendisi çok daha eski bir sınır ve geçiş hissi verir.
Blaundos’un anıtsal kapısı, ana caddesi, tapınak kalıntıları ve kaya mezarları etkileyicidir. Özellikle nekropol alanı, yani mezarlık bölgesi, kentin geçmişteki önemini hissettirir. Kentin asıl gücü ise manzarasındadır. Derin kanyonlara bakan yüksek bir noktada yürürken Anadolu’nun sertliğini ve güzelliğini aynı anda görürsünüz.
Ulubey Kanyonu da bu deneyimin doğal tamamlayıcısıdır. Türkiye’nin en etkileyici kanyon sistemlerinden biridir. Blaundos ile birlikte düşünüldüğünde Uşak, Lidya rotasına beklenmedik bir doğa ve manzara boyutu kazandırır.
NEDEN ŞİMDİ GİTMELİ?
Lidya rotası, Anadolu’yu kronolojik bir bütün olarak okumak isteyenler için çok güçlü bir durak. Urartular dağlarda suyu yönetmiş, Frigler kayalara inanç kapıları açmıştı. Lidyalılar ise ticaret, maden ve para üzerinden bambaşka bir dünya kurdu.
Sardeis’te paranın doğuşunu, Bintepeler’de kralların sessizliğini, Uşak Müzesi’nde Karun Hazineleri’ni, Blaundos’ta kanyonların üzerindeki antik kenti görürsünüz.
Bu rota bize şunu hatırlatır: Anadolu’da uygarlık tapınaklar, kaleler ve saraylarla sınırlı değildir; ticaretle, yollarla, madenlerle ve gündelik hayatı dönüştüren buluşlarla da kurulur.
Bu rotada…
- Sardeis Antik Kenti
• Artemis Tapınağı
• Bintepeler
• Alaşehir / Philadelphia
• Kula ve Taşyaran Kanyonu
• Uşak Müzesi
• Karun Hazineleri
• Blaundos Antik Kenti
• Ulubey Kanyonu
PRATİK BİLGİ
Nasıl gidilir?
İzmir başlangıç için en rahat noktadır. İzmir’den Sardeis’e araçla yaklaşık 1,5 saatte ulaşılır. Rota araçla çok daha verimli gezilir.
Rota
- gün: İzmir – Sardeis – Bintepeler – Alaşehir
- gün: Kula – Taşyaran Kanyonu – Uşak
- gün: Uşak Müzesi – Blaundos – Ulubey Kanyonu
Süre
2–3 gün.