Sevgililer Günü’yle aram hep mesafeli oldu. Son yirmi beş yılda hayatımıza ne kadar yerleşmiş olursa olsun… O gün yaklaştıkça aceleyle alınan hediyeleri, yükselen beklentileri, artan gerilimi hep birkaç adım geriden izlerim.
Bir sabah uyanırsınız; adeta dünyadaki her ürün kalp şekline bürünmüştür. Herkes telaşla o günü nasıl anlamlı kılacağını anlatır birbirine… “Bugünü daha da özel yapacağım” iddiasıyla yola çıkılır; çoğu zaman gün, yükselen beklentileri karşılayamamanın yorgunluğuyla sona erer.
Piyasa, sevginin ne kadar güçlü bir duygu olduğunu fark etmiş; onu ambalajlamış ve “özel gün” etiketiyle önümüze koymuştur.
Sevgilisi olmayanlar içinse durum daha zordur. 14 Şubat, yalnızlığın daha yüksek sesle konuştuğu bir gündür. El ele tutuşan çiftlere bakıp iç geçirilen, “Bir Sevgililer Günü’ne daha yalnız giriyorum” cümlesinin “Sevilmeyi hiç mi hak etmiyorum?” sorusuna dönüştüğü bir hale gelir.
Asıl sorun, piyasanın sevgiyi tek bir güne ve tek bir kişiye sıkıştırıp bizi esir almasıdır.
Oysa sevgi, insanın en temel ihtiyacıdır. Tek bir güne ve tek bir kişiye indirgenemeyecek kadar önemli bir duygudur. İşimizi, kariyerimizi, aldığımız kararları, kendimize duyduğumuz güveni; yani hayatımızın tamamını derinden etkiler.
Sevildiğini hisseden insan cesaretle hareket eder. Önemsenmediğini, değer görmediğini düşünen birey ise hayata daha çekingen ve korkak yaklaşır.
Sevgi… Ruhu çoktan istifa etmiş ama bedeniyle hâlâ işe gidip gelen çalışanın, patronla ekip arasında sıkışıp kalmış yöneticinin, her sabah derin bir anlamsızlık duygusuyla güne başlayan kişinin, işkolik olmakla övünüp daha fazla para ve başarı peşinde koşan patronun aslında ortak ihtiyacıdır.
Çoğumuz fark etmeden şuna inanırız: Çok çalışırsam, servet sahibi olursam, güçlü bir unvan edinirsem insanlar beni sever. Halbuki sevgi, bu denklemle çalışmaz.
Sevgi hak edilecek, kazanılacak bir olgu değildir; sadece verilir.
Hırsla para, unvan ve şöhret peşinde koşmak; sahte bir güç yaratır. Sadece bunlara yaslanan güç, insanları baskı altına alır. Korku ve kaygı üretir. Bu anlayış egosuna yenilmiş, tüm zamanını kontrol etmeye ve mobbing yapmaya harcayan yöneticiler ortaya çıkarır.
Liderliğin gerçek ölçüsü, insanları korkutarak değil; etkileyerek ve ilham vererek harekete geçirebilmektir. İnsanları cezbeden; başarı, para ya da şöhret değil, ruhsal zekâdır. Sevgi, bu ruhsal zekânın doğal yansımasıdır.
Nitekim Amerika’da Wharton Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma şunu gösteriyor:
Sevgiyle şekillenen bir iş ortamı rastlantı değildir; bilinçli bir liderlik anlayışının kaçınılmaz uzantısıdır.
Çalışanlar kendilerini güvende ve değerli hissettiklerinde, bu duygu yalnızca bireysel performansı artırmakla kalmaz; birbirini kollayan, omuz omuza duran bir ekip ruhuna dönüşür.
Sevgi, sadece kişisel ya da duygusal bir kavram değildir. Güven inşa etmenin, gelişimi beslemenin ve başarıyı kalıcı kılmanın temelidir.
Bir lider olarak uzun vadeli ve derin bir etki yaratmanın en güçlü yoludur.
Sevgiyle yönetmek; çalışanlarına inanmak, onların potansiyeline güvenmek ve gelişimleri için gerçekten sorumluluk almak demektir.
Müşteriler, çalışanlar ve ekip arkadaşları, bir liderin samimiyetini ve sevgisini hemen hisseder.
Gerçekten önemsendiklerini gördüklerinde ise karşılık olarak sadakat ve bağlılık verirler.
Bu yüzden sevgiyle liderlik etmek, romantik bir yaklaşım değil; geleceğe yapılan en güçlü stratejik yatırımdır.
Hayatın trajedisi ölüm değildir. İnsanın yaşarken sevgisiz kalmasıdır. O halde önümüzde müthiş bir fırsat duruyor: Sevgililer Günü’ne farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak…
Sevgiyi tek bir kişiye verilecek bir armağanla sınırlamak yerine, etrafımızda bulunan herkese yaymak… Bir gülümsemeyle… Bir teşekkürle… Samimi bir takdirle…
Vereceğiniz sevgiyle, bugün kaç insanın yükünü hafifletebileceğinizi; hangi ekip arkadaşınızın, hangi çalışanınızın kalbinde küçük ama kalıcı bir iz bırakabileceğinizi bir an durup düşünün.
İlham veren bir lider olmanın yolu sevginin gücünden geçer.
Sevgi dolu bir hafta geçirmeniz dileğiyle.
Sevgililer Günü’nüz kutlu olsun.