Sherlock Holmes’un en başarılı sinema yorumlarından birinde imzası olan Guy Ritchie, bu kez ilhamını İngiliz yazar Andrew Lane’in ‘Young Sherlock’ roman serisinden alıyor. Dizinin yaratıcısı ve senaristi Matthew Parkhill, dedektifimizin Baker Street günlerinden çok önceye giderek Sherlock’un kimliğini nasıl inşa ettiğini, parlak zekasının yanında taşıdığı yalnızlığı ve karanlığa ne kadar yaklaşabileceğini anlatıyor. Bu yapımda, başı belada genç bir Sherlock’la tanışıyor, peşinden uluslararası bir maceraya dalıyoruz.
Dizinin yaratıcısı Matthew Parkhill ve başrol oyuncularından Natascha McElhone, Hafta’nın sorularını yanıtladı.
MATTHEW PARKHILL:
Suç çözmek gibi bir misyonu yok
Sherlock Holmes hayatınıza ne kadar erken girdi? Okur olarak mı, izleyici olarak mı, yoksa İngiliz kültürünün kaçınılmaz bir parçası olarak mı?
Basil Rathbone filmlerini izlediğimi hatırlıyorum, sonra Benedict Cumberbatch uyarlaması ve Guy Ritchie’nin Sherlock’ları… Özellikle Guy’ın versiyonundaki enerji beni etkilemişti. Ama hiçbir zaman “Hayatımda mutlaka bir Sherlock yapmalıyım” demedim. Bir yapımcı arkadaşım birkaç yıl önce projeden bahsedene kadar. O zaman gerçekten düşünmeye başladım.

Sherlock’a bakışınız yıllar içinde değişti mi?
İlk sezonu yazarken Stephen Fry’ın seslendirdiği 72 saatlik Sherlock sesli kitaplarını dinliyordum. Onu yeniden keşfettim. Yetişkin Sherlock aslında oldukça tuhaf bir karakter. Antisosyal, yalnız, biraz garip. Tek bir gerçek dostu var gibi görünüyor. Bu tuhaflık hoşuma gitti. “Bir insanı böyle yapan nedir?” diye düşünmeye başladım. Çıkış noktam bu soruydu: Sherlock nasıl Sherlock oldu? Ayrıca orijinal hikayeye dokunmak istemedim. ‘Kızıl Dosya’dan sonrasına girmemeye karar verdim. O hikayeler başladıktan sonrası kutsal alan. Ama öncesi boş bir sayfa. Orada özgürdüm.
Young Sherlock kitapları ergenlik döneminden başlıyor. Neden oradan başlamadınız?
Kitapları okudum ve sevdim ama yapmak istediğim şey farklıydı. O kitaplarda Sherlock 14 yaşında ve okulda. Ben biraz daha büyük, genç, yetişkin bir Sherlock’u keşfetmek istedim.
‘Sherlock Holmes’un Dönüşü’nde, Watson’a “Çok iyi bir baş suçlu olabilirdim” dediği bir cümle var. Neden böyle diyor? Suç zihnini bu kadar iyi nasıl anlıyor? Gençliğinde başı derde girmiş olabilir mi? Asi miydi? Bu sorular beni genç ama ergen olmayan bir Sherlock’a götürdü.
140 yıllık bir karakterden söz ediyoruz. On binlerce kez sahneye ve ekrana uyarlandı. Bu versiyonu tekrar gibi hissettirmeyen ne?
Çünkü biz Sherlock’la tanıştığımızda o henüz Sherlock değil. Çoğu uyarlamada karakter zaten dedektif, zaten her şeyi çözen biri. Bizim versiyonumuzda ise o henüz dedektif olmakla ilgilenmiyor. Dünyaya meraklı, bilmecelere ilgili ama ‘suç çözmek’ gibi bir misyonu yok.
Benim sorum şuydu: Sherlock Holmes, Sherlock Holmes olmadan önce nasıldı? Elbette zekâsı ve keskinliği tanınabilir olmalı ama onun oluşum sürecini görmek istedim.
Guy Ritchie’nin Sherlock’undaki enerji, düşünce sürecinizde ne kadar etkili oldu?
Bizim Sherlock’ımız Robert Downey Jr.’ın karakterine dönüşmeyecek. Ama o filmlerdeki tavır, özgüven ve enerji ton açısından ilham vericiydi. Guy, o filmleri yıllar önce yaptı, şimdi başka şeyler keşfediyor. Bizim için daha çok bir ruh hali referansıydı.
Moriarty’yi bu kadar erken, üstelik arkadaş olarak tanıtmak cesur bir tercih. Bu dramatik olarak neyi açıyor?
Dramatik ironi. Seyirci onun neye dönüşeceğini biliyor. Bu yüzden aralarındaki her an ekstra anlam yüklü. Donal Finn’in Moriarty’si çok karizmatik ve çekici ama arada küçük karanlık anlar görüyorsunuz. Bir bakış, bir anlık bir gölge… Dizi ilerledikçe onun karanlık tarafa nasıl yöneleceğini anlatmaya başlıyoruz.
Sherlock’un da karanlığa yaklaşma ihtimali var mı?
Kesinlikle. “Büyük bir suçlu olabilirdim” diyen bir karakterden söz ediyoruz. Suç zihnini bu kadar iyi anlayan biri karanlığa hiç yaklaşmamış olamaz. İlk sezonda, ikinci sezonda daha da belirgin şekilde, Sherlock’un Moriarty aracılığıyla karanlığa ne kadar yaklaştığını göreceğiz.
Son olarak, izleyicilerin bu versiyondan neyi keşfetmesini umuyorsunuz?
Onu daha önce görmedikleri bir açıdan, ama olumlu bir biçimde keşfetmelerini istiyorum. Benim için bu dizi, aileyle cumartesi akşamı sinemaya gitmek gibi bir his taşımalı. Guy’ın filmlerini 14 yaşındaki kızımla izlediğimde ikimiz de çok eğlenmiştik. Bu diziyi 8 yaşından 80 yaşına kadar aynı odada izleyen insanlar gördüm. Hep birlikte gülmek ve keyif almak o ortak deneyim… İzleyicinin de bunu hissetmesini isterim.
NATASCHA MCELHONE
Benim için büyük onur
Sherlock Holmes’un annesini canlandırıyorsunuz. Senaryoyu ilk okuduğunuzda karakterle ilgili ilk tepkiniz ne oldu?
Dizinin proje dosyasını okuduğumda Matthew Parkhill’ın vizyonunu ve hikayenin yönünü çok net ortaya koyduğunu gördüm. Son dönem Sherlock uyarlamalarına çok hakim değildim, bu da karaktere taze bir yerden yaklaşmamı sağladı. Kültürümüzün efsanelerinden birinin köken hikayesini anlatma fikri beni heyecanlandırdı. Bu meraklı zihni neyin şekillendirdiğini keşfetmek ve Sherlock’un annesini canlandırmak benim için büyük bir onur oldu.

Sherlock’un “Ben annemin oğluyum” dediği an var. Anne-oğul bu macerada sanki birbirlerini keşfediyorlar, sizce de öyle mi?
Evet. Onun merakının ve sezgilerinin kaynağını biraz annesinde olduğunu da göstermek istedim. Elbette herkesin karakteri farklı olacak ama Sherlock hem annesinden hem babasından bir şeyler taşıyor. Babası da karaktere çözülmesi zor, güven duygusunu sürekli sorgulatan bir enerji getirdi. Bu ikiliği seviyorum; hem büyüleyici hem de muğlak.
Arthur Doyle’un Sherlock’unda annenin yeri yok, bu boşluğu doldurmak size oyuncu olarak nasıl hissettirdi.
Bu durum bana özgürlük verdi. Doyle’un metinlerine sadık kalma baskımız yoktu. Matthew’nun kaleminden çıkan bu versiyonun ilk yorumu olmak hoştu. Kısıtlanmadım, hareket alanım vardı.
Anne ile Sherlock arasındaki bağın sizin için en duygusal tarafı ne?
Onu koruma içgüdüsü. Hayatta kalmasını istemek. Çocuklarımız için her zaman iyi arkadaşlar, iyi etkiler isteriz. O da Sherlock’un arkadaş edinmesine seviniyor.
Ama gelecekte şimdiki yakın dostu Moriarty’nin nasıl biri olacağını biliyoruz…
Bu sezon için Moriarty’ye yüzde yüz güveniyor. Onu dürüst ve iyi kalpli görüyor. Sherlock’un sonunda bir ‘suç ortağı’ bulmasından memnun. Gelecekte ne olur, göreceğiz.
Tüm bölümleri izleme şansım oldu, Constantinapol de yaratılmış. Siz hiç İstanbul’a gittiniz mi?
Evet, gittim ve çok sevdim. Google’da çalışan Yonca Dervişoğlu adında çok yakın bir arkadaşım var. Annesi bana börek yapmayı öğretti. Şimdi pazar brunch’larında börek yapıyorum; gayet iyiyimdir bu konuda. İstanbul’da bir hafta sonu çalışmak için bulunmuştum ve harika bir deneyimdi.
SIRLAR, GÜÇ VE İDEOLOJİ…
Sherlock’u genç oyuncu Hero Fiennes Tiffin canlandırırken, karşısında henüz ezeli düşmanı değil dostu olan genç Moriarty olarak Dónal Finn var. Sherlock’un babası Silas Holmes’u ise Tiffin’in gerçek hayattaki dayısı olan başarılı oyuncu Joseph Fiennes canlandırıyor; Annesi Cordelia Holmes olarak ise Natascha McElhone muhteşem... Kadroya dikkat çekici bir rolle Colin Firth de dahil. Zine Tseng ve Max Irons’ın da yer aldığı dizi, aile sırları, güç ve ideoloji ekseninde geniş bir dünya kurmayı başarıyor.
