Steven Knight’ın yarattığı ‘A Thousand Blows’ dünyası, boksun ötesinde bir hikâye: göç, sınıf, ırk ve hayatta kalabilme üzerine 1880’ler Londra’sını anlatıyor. Forty Elephants, sofistike soygunları ve kendi kurallarıyla işleyen yapısıyla dönemin en sıra dışı yeraltı örgütlerinden biridir. Çetenin lideri Mary Carr ise yalnızca bir suç figürü değil; erkek egemen bir dünyada ayakta kalmanın başka bir yolunu temsil eder. İkinci sezonda hikâye bir yıl ileride açılıyor. Dostunu kaybeden Hezekiah eski saflığını yitirmiş, Sugar ailesinden kopmuş ve kendini içkiye vermiş hâldedir. Ama Mary geri dönerek çetede kontrolü yeniden eline almaya kararlıdır. Bu sert dünyanın insanları neye dönüştürdüğünü izlemek üzere yeniden ekran başına geçmeden önce, usta yönetmen, yapımcı ve yazar Steven Knight ile çok özel bir röportaj yapma fırsatı yakaladık. “Merhaba” diyerek karşılayınca şaşkınlıkla birlikte öğrendik ki eşi Türk… Sohbetin kalanını ondan dinleyelim…
Bir hikâye anlatıcısı olarak sizi 19. yüzyıla tekrar tekrar çeken şey ne? İkinci sezonda bu dönemin hangi yönlerine daha yakından bakmak istediniz?
Bu döneme dönüşümün nedeni Hezekiah Moscow’un hikâyesi; bence bu gerçek karşı konulamaz bir hikâye. Düşünün… Genç bir adam, Londra’ya aslan terbiyecisi olmak üzere geliyor ve içinden geçtiği koşullar sonucunda dünya ağır sıklet şampiyonu oluyor. Ayrıca Forty Elephants’ın hikâyesini de uzun zamandır anlatmak istiyordum. Hezekiah ve Forty Elephants aynı dönemde Londra’daydı, ben de bu iki hikâyeyi bir araya getirmeye karar verdim. Benim bu döneme çekilmemin nedeni, bana göre modern dünyanın başlangıcını ve eski dünyanın sonunu temsil etmesi. O dönemlerde Londra dünyanın başkentiydi. Güçlüydü, yoğun bir enerjisi vardı ancak çok fazla yoksulluk da barındırıyordu. Bu da bence keşfedilecek büyük karşıtlıklar sunuyor.
Ele aldığınız Mary Carr ve Forty Elephants etkileyici ama bir yandan da gerçekten tehlikeli figürler. Yazarken suçu yüceltmeden ama yine de bu karakterlerin ilham verici yanını anlatmayı nasıl dengeliyorsunuz?
Suç ve suçlular hakkında yazarken her zaman bunun yanlış ve kötü olduğuna dair bir bakış açısı vardır. Ben genellikle yazdığım karakterler birer protagonist ya da kahramansa, onları iyi bir nedenleri olduğu için kötü bir şey yapan iyi insanlar olarak düşünmeyi seviyorum. Yaptıkları şeyin bir nedeni var ve özlerinde iyi olduklarına inanıyorum. Kötü bir eylemi iyi bir sonuç için yaptıklarını düşünüyorlar. Ayrıca mağdur, Harrods ya da Selfridges gibi büyük ve zengin bir kurum olduğunda insanlar “tamam, anlaşıldı” diyebiliyor. Gerçekte onların suçlarının çoğu dolandırıcılık ve kandırmacaydı. Çok zor durumda olan insanların geçimlerini sağlamaya çalıştığını hissediyorsunuz.

İlk sezonda göçmenlik, hayatta kalma ve aidiyet bağı öne çıkıyordu. İkinci sezonda hangi temaları göreceğiz?
Yeni sezon esasen Hezekiah, Mary ve Sugar arasındaki üçgen ilişkiyle ilgili. Dizide olan bitenin çoğunu bu ilişkiler üretiyor. Mary yeniden Forty Elephants’ın başına geçmek istiyor, Hezekiah intikam istiyor gibi görünüyor ama yukarıdan baktığınızda aslında istedikleri şey birbirleri. Bunu itici güç olarak görüyorum. Sugar’ın Mary’ye âşık olduğuna ve her zaman da âşık olacağına inanıyorum. Ama Mary’nin ona karşı aynı duyguları beslememesi zor bir durum yaratıyor.
Bu karakterlerin bir kısmı tarihsel figürler. Gerçeklik ile dramatik kurgu arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Dediğiniz gibi bu karakterler gerçek birer insandı; varlıklarının kendisi bile dramatik anlatıya değerdi. Yaptıkları şeylere dair çok parçalı bilgilerimiz var. Benim görevim, yaptıklarını bildiğimiz şeyleri yapabilecek karakterler yaratmak. Doğruluğun, karakterin kimliğinde olması gerektiğini düşünüyorum; iki tarihsel olay arasındaki yolculukta neler olduğunda değil.
Bu sezonda şiddet ve kimlik ilişkisi daha da derinleşiyor mu peki?
Evet, boks söz konusu olduğunda şiddet ve kimlik birbirinden ayrılmaz. “Bu dövüşü kazanırsam şampiyonum” düşüncesi dizide pek çok alana yayılıyor. Ama umarım şu mesaj izleyiciye geçer: Şampiyon olmak asıl mesele değil. Şiddetle elde edilen şey, aslında en çok ihtiyaç duyulan ya da istenen şey olmayabilir.
Bu hikâyenin merkezine bakarsak, kendi aile geçmişinizin bir payı var mı?
Babam gençliğinde boksördü. Gece üçte Madison Square Garden’dan yapılan radyo yayınlarını dinleyerek büyüdüm. Yani boksun duygusunu bir şekilde anlıyorum. Bu işin merkezinde bu var. Ama ‘Peaky Blinders’daki gibi doğrudan anlatılan hikâyelere dayanmıyor. Yine de o arka planın etkisi var.
Oyunculuk inanılmaz. Dövüşler söz konusu olduğunda oyuncularla nasıl çalışıyorsunuz?
Yönetmenlerimiz ve dövüş koreografisini yapan ekip harikaydı. Fiziksel çatışmanın bu kadar iyi çalışması dizinin temelini oluşturuyor.
Daha önce de çok ikonik dünyalar yarattınız. ‘A Thousand Blows’a tekrar tekrar dönmek istemenizin sebebi ne?
Gerçekten inanılmaz ama Forty Elephants 1950’lere kadar varlığını sürdürdü. Anlatılacak çok hikâye, Mary’den sonra gelen pek çok karakter var. Bu hikâyeyi anlatıp anlatmayacağımız bana bağlı değil ama ben devam etmek isterim.
Yazar ve yapımcı olmayı nasıl dengeliyorsunuz? Sanatsal olarak sizi kısıtlıyor mu?
Bütçeyi düşünerek yazmaya alışığım. BBC’de çalışırken de böyleydi. Yazarlık çok yalnız bir iş. Yapımcılık ise kolektif. İkisi çok farklı.
İkinci sezona bütün olarak baktığınızda, geçmişin İngiltere’si ile bugünün İngiltere’si arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz?
Yeterince parası olmayan insanların mücadelesi zamansız. Şehir hâlâ burada, nehir hâlâ akıyor, pek çok şey aynen yaşanıyor. İnsanlar yüzyıllar boyunca değişmiyor. Duygular aynı. Seyircinin karakterlerde kendinden bir şeyler bulmasını umuyorum.
Aynı dönemlerde başka bir imparatorluğu ve yükselen bir ülkeyi anlatmak ister miydiniz? Eşiniz Türk olduğu için de sormak isterim. Mesela Osmanlılar, İstanbul…
Evet, dediğiniz gibi eşim Türk. Bu sayede pek çok insanın bilmediği kadar Türk tarihine aşinalığım var. Gerçekten çok etkileyici ve anlatılacak sayısız hikâye var. Böyle bir iş yapmayı çok isterim. İstanbul da bana göre dünyanın en fotojenik şehirlerinden biri. Sık sık gidiyorum. İnsanlar harika, yemekler inanılmaz. Ama asıl etkileyici olan, İstanbul’da ve ülkenin genelinde tarihte yaşananlar. O hikâyeler gerçekten çok güçlü. Türkiye’de bir şeyler yapmayı çok isterim.
ÖDÜLLÜ OYUNCULAR
BAFTA ödüllü Malachi Kirby, ikinci sezonda Hezekiah Moscow rolüyle geri dönüyor. Ona, Forty Elephants’ın lideri Mary Carr olarak Emmy ödüllü Erin Doherty ve Henry “Sugar” Goodson rolünde geçtiğimiz yıl ‘Adolescence’ ile parlayan Emmy ödüllü Stephen Graham eşlik ediyor.
MARIA’NİN SENARİSTİ
‘Peaky Blinders’ın yaratıcısı olan Steven Knight, ‘Dirty Pretty Things’, ‘Eastern Promises’ ve ‘Locke’ gibi filmlerin de senaristi. Geçtiğimiz yıl Angelina Jolie’nin Maria Callas’ı canlandırdığı ‘Maria’ filminin senaryosu da ona ait. Britanya İmparatorluk Nişanı (OBE) sahibi Knight, aynı zamanda Denis Villeneuve’ün yöneteceği bir sonraki ‘James Bond’ filminin de senaristi.
Dizi yeni sezonuyla 9 Ocak'ta Disney+’ta yayında.